Şurada güneşe ne kaldı
“çağı binip
cübbesinden gözü kara süvariler çıkaran
o beyaz taş oyuncusunu nerde bulmalı
tutup üzengisinden öpüp koklamalı”
İlhami’nin ölümü beni oldukça tedirgin etmiştir. Bir süre acıyla karışık korkuyla örselendim. Üç yıla varan bir süre düşünmek istemedim hatta. 1983’te “Satranç Dersleri” Edebiyat Yayınları’ndan çıkınca, kitabını elime almaya korktum. Olayın sonlanış biçimiyle Tanrı razılığı arasında kalan çapraz düşüncelerin ağına düşmüştüm. Sonraki yıllarda bir kitaptan elde ettiğim ve olayın duyarlığa bakan yüzünü yeğnileştiren bir ipucu beni rahatlattı. Bunun getirdiği iç genişlemesidir ki yazmaya ilişkin zorlukların birazını giderdi.
Dünyaya hüznün açılmış gözleri gibi uzak duran, göğsü imkansız türkülerin kanıyla boyalı kuşlarla oyalanan bir dalgınlığın, farkına varılamayan bir uçurumun saklı gövdesiyle aramızda dolaşıp bana ender yıllar yaşatan bir anıdır İlhami Çiçek. Aradan geçen ve hayatımda yalnızlık giyotinlerinden soyut ölüler bırakan dört yıldan sonra yine belleğimdeki anıların arşivlerine uzandım “Satranç Dersleri”ni okurken. İki yıl aynı okulda birlikte çalıştık. İki yıla yakın aynı evin aynı odasını paylaştık. Şiir ve hüzün, dumanlı çay söyleşilerine karıştı nice geceler boyu. El ele nice vadilerden, nice sarp yamaçlardan, uygun ve aykırı sulardan geçtik. Gün oldu, gündüzler geceler boyunca söyleştik, gün oldu yan yana, bir kulaçlık uzaklıkta dilsizler gibi sustuk saatler boyu. Okulda çok sevilmişti İlhami. O’nda herkesi saygıya zorlayan bir yan vardı. Bunun nedenini hep sormuşumdur kendime. Günlük yaşantısı belli birkaç ayrıntıda toplanabilirdi. Ders dışı zamanlarda ya kitap okur, ya benimle, Coşkun Sezginer’le, belki uygun gördüğü kimileriyle söyleşir, çoğunlukla satranç oynardı. Ender yenilen bir olduğundan herkes O’nda kendini denemeye (korka korka) can atardı. Rakiplerinin ardı arkası hiç kesilmezdi. Öğretmenler odasına giren biri, O’nu dip köşelerden birine çekilmiş, lezzet anlarında dilini şaklatacağına sigarasından derin soluklar çekerek bir kitabı ilgiyle okurken, ya da karşısına yeni bir rakip almış, bir elinde unutulmuş rastgele durumundan düşsel halkalar yükselen sigarası, boştaki sağ elinin işaret parmağı ‘oyun’ arayan bir zihnin bükülmüş soru biçimi gibi şakağına dayanmış haliyle görebilirdi. Hiç ses çıkarmadan ağır anlamlı, hesaplı yürüyen oyunuyla hamleler yapar, sonucun ‘mat’la bittiğini rakibinin panik puntoları fırlatan son sözlerinden anlardım. Bir köşede beklemekten sıkılmış, pencerelerden uzaklara doğru engelli koşulara açılan beni, yanı başında zaferini önemsemeyen bir komutanın yandan yırtmaçlı gülüşüyle arkasına dönünce fark eder, “O Yeşilyurt, merhaba. Çay içelim mi?” diye sormasının arkasından yöresine kantin çaycısı gelmiş mi diye bakınır, içeriye çay tepsisiyle giren çaycıya eliyle işaret ederdi. Hemen her söyleşimiz kısa, çocuksu kolaylıkta parlayıveren biraz da haylazca bir kıkırdaşmayla başlardı. Aramızda ‘simge’ değeri taşıyan bazı sözcüklerle yavaştan başlar, koşar adım sözcükler yarışıyla boyutlanıp sürerdi. Kendi başlarına, sağır sözcüklerin yalıtkan eşyasıyla gövdelerini tokuşturup bezginliklerinin türevlerini sınayan öbür arkadaşlar, ilgiyle, hatta gıptayla bize kulak kabartırlardı. Aramıza girmeyi çok azı becerebilirdi. İlhami, kimilerini aşırı ‘sığ’ bulur, böyleleriyle konuşmaktan, senli-benli olmaktan sakınır, “Ben ne konuşayım, O’nunla?” derdi. Mert, çalışkan ve oldukça kültürlü, eli de kalemle tanış olan edebiyat öğretmeni Alemdar Yalçın, çoğunlukla bizimle konuşabilen, uyum sağlayabilen bir arkadaşımız olduğu halde, kesin yargılı söyleşiler doğduğunda O’nunla ters düşüp sinir sürtüşmelerine çıktığı anlar olurdu.
Geçmişiyle ilgili yorumlara, özel hayatıyla ilgili anılarına –birkaç ayrıntı dışında- hiç girmezdi. Bir yanını hep sis altında bırakmıştır bana karşı. Bir konuya girer, bir yerinde “Neyse, bırakalım…?” deyip kafamda buz gibi sorular bırakarak bir kaçışın balta girmemiş ormanında yiterdi. Çocukluk döneminden taşıyıp üstünü hüznün toprağıyla örttüğü derin ruh yaraları, iç acıları, belli belirsiz, kapalı kapılar ardında kesilmiş bir hayvanın kanı gibi, suskularının mağrur kapısı altından sızıyordu. Yine de yanılma payımı öne çıkararak geçiyordum bu sezgilerimin üzerinden. Bir kaza, bir arkadaşının trajik durumu gibisinden müphem olgular şiirlerinden de duyumsanır gibidir. Çok dalgındı. Çok okurdu. Oldukça dağınık yaşardı. Odasına girdiğimde, eşyanın darmadağınıklığı, sağa sola saçılmış, üst üste yan yana, aralarında belirteç olsun diye kâğıtlar konulmuş kitaplar, çarpık bir durumda orta yerde kalakalmış çaydanlık, yalnızlığın buğusu üzerinde dudak izleri taşıyan çay bardağı, koşar adım bir gecenin boynu bükükleri örneği kül tablasında kıvrılmış sigara ölüleri beni oldukça tedirgin ederdi. Bu özelliğimi bildiğinden, elini kapıya gerer, “Bir dakika sayın Yeşilyurt” der, beni birkaç dakika dışarıda oyalarken eşyayı bir düzene sokup, “buyurun sayın Yeşilyurt, oda görüşlerinize hazırdır!” diye dost sataşması ve mizah tutkunu bir sesle çağırırdı. İçeriye girince bir yandan düzenli bir aralıkla kırpışan sağ gözünün eşlik ettiği cızırtılı bir sesle, gülmekten katılarak, “Yahu ne ‘Ezazil’ adamsın. Ödüm kopuyor senden!” diye eklerdi. Bu ‘amansız’, ‘bıçkın’ gibi anlamlar içeren bir sözcüktü Erzurum yöresinde kullanılan. Hemen kahkahaları patlatırdık dostluğun birbirine kavuşan ırmaklarında. Evde yemekleri, çayı hep ben hazırlardım. O hiç anlamazdı böyle işlerden. Ayak işlerine hep ben koşardım. O’nu rahat tutmak beni mutlu ederdi. Hafta sonlarında İlhami, Coşkun Sezginer (O da ince, sanat-edebiyattan pay almış biriydi) ve ben Ankara’ya giderdik. İlhami’nin küçüğü Lâtif Demetevler’de birkaç arkadaşıyla bodrum katında kalıyorlardı bir apartmanın. Bazen orda, bazen de aynı evin beşinci katında oturan, ailesi Almanya’da çalıştığı için yalnız yaşayan Ayhan Altun’un kitap dolu evine “küllük safası” yapmaya çıkardık. Ayhan’ın dağınık yaşantısı İlhami’nin tam dişine göre olduğu için bu terimi ben koymuştum o günler için.
O tam bir söyleşi adamıydı. Yanında hiç sıkıldığımı hatırlamıyorum. Alabildiğine kültürlüydü. Divan Edebiyatı’nı çok sever, Fuzulî’den, Bakî’den, Nailî’den, Nef’î’den, daha kimlerden ezbere beyitler, şiirler okurdu. Dahası var, yeni yeni ortalarda görünen şairlerden… Okuduğum birçok ürünün çok daha değişik yorumlarını O’ndan dinlemişimdir. Konuşurken bütün şehir durup O’nu dinliyormuş gibime gelirdi. Bazen öylesine arıyorum ki O’nu, zarifliğini, içtenliğini, cömertliğini! Gıdasını düzenli bir biçimde almaya hiç özen göstermezdi. Sigara ve çay baş köşeyi tutardı O’nun yaşantısında. Benim zorum olmasa yemek yemiş-yememiş aldırmazdı. Kimi zaman ev kaçkını arkadaşların baskınına uğradığımız gecelerde, özellikle Salih Yağlı, müfredatı zengin kuru yemişler getirir çaya ek yapardık söyleşilerimizde. Sözlerin arasında, odanın her yanından yükselen çoğul çıtırtılar sürerken, gidip gelen çaylar arasında buharlaşan iletişimin akıntısında saatlerin geçişini duymazdık bile. Yine böyle bir geceydi, birkaç kişiydik. İlhami söyleşi halkasının orta yerlerinde oturuyor, kendini kuruyemişe kaptırmış konuşmadan çıtırdayıp duruyordu. Birden İlhami, avucundaki kuruyemişi orta yerdeki kâğıdın üstüne fırlattı. “Yahu bu ne be! İçine tükürürüm, seninle mi uğraşacağım. Kendimi kaptırmışım, habire uğraşıyorum şu meretle! Sanki mecbur muyum bunu gevelemeye!” Böyle söylerken sinir belirtileri gösteriyor, bir yandan da böyle anlarda gülme hakkını anında kullanmaya hazır birini ararcasına bana bakıyordu. Benim gülmekten devrildiğimi görerek o da katıla katıla gülmüştü. “Yahu arkadaşlar, bu çok gayr-ı ciddi bir şey. Bir daha oturumlarımıza ayçiçeği sokmayalım. Rica ediyorum.” diye eklemişti. Kuruyemişi ne zaman çaya koşsam hep bu sahne canlanır gözümde; acı tatlı gülerim.
O yıllarda Edebiyat Dergisi’nin yönetim evine gidip gelmeye başlamıştı. Nuri Pakdil’in konuşma biçimini çok sevdiğindendir herhalde, hitap sözcüklerini O’nun gibi seçer, biriyle tokalaşırken önünün ilikli bulunmasına özen gösterirdi. İnsan onuruna aşırı ölçüde riayet ederdi. Arkadaşlardan birinin yönlendirmesiyle, ’79 yılının yaz aylarında Edebiyat’a şiir vermek için çalışmaya başlamıştı. Ben o sıralarda, ailemin benden yana kaygılarını bastırmak amacıyla baba evine geçmiştim, ara sıra gelip yine İlhami’ye katılıyordum. Ödünç aldığı daktiloyla gece gündüz demeden çalışıyordu. Yazdıklarını benden saklıyordu. “Beğenmezsin” diyordu, “gerçekten olmuyor, yapamıyorum” diye umutsuz ifadelere kaçıyordu. Güç belâ elinden koparıp, pek tadına varamadan okumuştum. Üzülmesin diye “güzel” demiştim. Ama beğenilmediğini anlar gibi olmuştu. Gıdasız, yemeden, içmeden, salt çay ve sigarayla günlerce çalışması O’nun sağlığını iyiden iyiye bozmaya başlamıştı. Daha sonraları İstanbul’a taşındı. Okula resmî bazı işler için geldiğinde, kalın çerçeveli gözlükleri arkasında, oldukça değişmiş, beni görmekten sakınır gibi sessizce sıvışan bir İlhami vardı karşımda. Nedenini sonradan öğrenmiştim. Rahatsızlandığı anlarda (Ki ben önemli bir şeye tanık olmamıştım) yapmış olabileceği hataların utancından böyle davranırmış! Sağlığı yerine gelince, “Satranç Dersleri”ni yayımlamaya başladı Edebiyat’ta. İlhami’de benim hissedebildiğimden çok daha derin ve çok yönlü bir acı vardı bu şiirlerde. Bir de çok tehlikeli gördüğüm ‘geleceğe, yazgıya dönük atıflar’ çokça vardı şiirinde: “…-aynalar/gösterebilir mi hiç- bana sonumu/nedensiz başladım oyunculuğa/bitireceğim rastlantıyla/-oyunumu/dostlarım da/var –intiharlar/her akşam ıslak –yapışkan/saçarlıyla girip odama/paniğimden pay toplarlar”
İnsanın ters konumundan, içine yuvarlandığı evrensel bir ‘veba’yı duyumsatır şiirlerinde. Oldukça gergin bir duyarlık görülür. “İntikam içli bir marştır gerçekte” dizesinde toplu bir kıyımın karşı tavrına çıkılır. İçi doludur yaşanan hem bireysel hem evrensel trajedi karşısında. Ağlayabilse içinin güncelden kopup gelen zehrini akıtabilecektir. Ne ki bizzat bana sık sık söylediği gibi ağlamaktan yana engellenmiştir. “Issız ve dokunaklı/diye sormadım çünkü ben/ağlayanları severim/güzeldir ağlamak.” Sanki yanlış ve uzatılmış bir kışa yuvarlanmıştır dünya. Bu yüzden erişemediği, kenar çizgilerini çizmeye çalıştığı bir ‘aşk’a tutunma arayışı içindedir. “ey aşk/elbet başındasındır bela kitabının/ne çok dilin var” derken sürekli kaydığı konum, hüznün çöl düzlüğüdür. “bu hüznün/mesnevisi yazılmadı/gürbüz tarhlar öldü”. Yapayalnızdır yeryüzünde, kendisi dilsiz taşlara daha yakın bir ilişki içinde, daha somut bir iç durumu ortaya koymak ister. “(Ben daha çok taşları mı anlıyorum nedir/ve nedir taş.” Ara sıra gelip O’nu vehim depremlerine uğratan kuşkularla başı derttedir. “şu yalnızlıkta/ivedi ve kirlisarı/dişiliğini kullanıyordur kuşku/lüks oteller gibi kuşku/kuşku.” Yoğun “fanilik duygusu” ‘güz’ imgesiyle verilmeye çalışılmıştır şiirlerinde. “…döndü halk ve cüzzam ne gün yürüdü/ve hep bir yaprak değil miyiz ki/bir zaman yarıp çıkmak serüveninde/özdalımızı/topu topu bir mevsimi yaşarız işte/müşa’şa bir sonbahar figüranıyız/hepimiz de.” Tanrısal cezanın hep yanı başımızda olduğunun bilincindedir. Kutsal Kitabın ‘toplu yok etme haberleri’ni saklı bir bilinç olarak yedeğinde taşır. “ve cüzzam ne gün yürüdü sormalı/değil mi ki ebabil/adil/bir infazın adıdır”. Şiirin yürüyen gerçekliği içinde ‘veba, cüzzam’ tanrısal buyruk alanı dışında kendini çarpık oluşturan bir insanlık için cezaya çarptırılmanın ‘buyruksuzluk’ tamusuna yuvarlanmıştır. “alıp kişiyi kayalara çarpar buyruksuzluk.”
Satranç Dersleri”
Cahit YEŞİLYURT




Yorum Ekleyin