Şiirin talihi ve bir şairin kişisel tarihi

İnsan en sahici şekilde yaşamını ve hayat serüvenini şiir zemininde yansıtma imkânı bulur. Aslında şiir okumak bir çeşit şairin bilinçaltını okumak demektir. Şair, aynı zamanda kişiliğinin en derinlerinde uyuyan anlamı uyandırmayı başarandır. Dizeler şiir öncesi bir evreden geçip şairin kişisel tarihinin bir biri ardınca sıralanan iç kapılarını zorlayarak oluşur.
Tamamlanmamış bir şiir, tecelli etmiş bir kader, sınıra dayanmış bir ömür gibidir. Şairin şiirinden alınyazısını okuyabilme bir maharet işi olup, onun yaşam sürecini ürkütüp incitmeyecek bir tarzda, mısralar arasında bir hassa yürüyüş geliştirmekle mümkündür. Böyle bir hassas adım üzre olan dikkat ve rikkat sahibi bir okuyucu şairin bütün özel hayatına inmiş, daha da önemlisi “en özel”e (ölüme) yaklaşmış demektir. Özellikle yaşayan bir çok genç şairin şiirlerini okurken nazarlarıma resmolan anlamın üstünden kayarak dilimin ucuna kadar gelip bir türlü ifade edemediğim ölüm çığlığını işittiğim çok olmuştur. Şiirinde her lahza kan kaybeden şaire ne yapsam da onu bu dipsiz kuyudan kurtarsam diye düşünmüşümdür hep. Eğer söz konusu olan aktif bir okuyucu ise şairin yazdıkları ile arasındaki mesafeyi kolaylıkla ortadan kaldırma gayret ve erdemini gösterir. Pasif bir okuyucununsa yazılanı tüketmek ve hatta tahrip etmekten başka hiçbir etkisi yoktur. Gerçek bir okuyucu yazılan kadar, yazılan konunun üzerinde seyreden şairi de okuyabilendir. İşte bu okuma mahareti sayesinde okuyucu, şairin ve yazarın hayatına müdahelede bulunabilir. Sadece mahremiyetini kendine aktif yaklaşan okuyucularla paylaşan şairin itiraf ve yakarışlarına duyarsız kalmak okumayı hakiki manada karşılıklı yapılan bir eylem olmaktan çıkarıp sadece zihinsel bir çeşni vasıtası kılmaktadır.
İlhami Çiçek “uzun bir nehirdir satranç” diyerek başlıyor Satranç Dersleri” şiirine. Belli ki o da hayatın çetrefilli, çok uyanık olmak gereken bir zihinsel oyun olduğunu farkedenlerden. Satranç oyununda sürüp giden takip ve gerilime eşdeğer bir hayata iz sürüyoruz hepimiz. Yaşamayı sökmek satrancı öğrenmek kadar önemlidir; zira “Göğe bezgin bakanların bir türlü öğrenemediği bir oyundur satranç”*. Her sabah üstümüzde yükselen hayata iyimser bakabilmektir yaşama tutunabilmenin en temel kuralı. Buradaki “Göğe bezgin bakma” ifadesi aynı zamanda ilahi güç, kudret ve inayetten ümidi kesme gibi bir anlama işaret de olabilir. Bunun neticesi ise oyunu tamamlamadan kendi isteği ile oyundan ayrılmaktır. Oyunun kuralına uymak, hayatın yaşamaktan yana olan doğal ritmine adımımızı ayarlamak, nehrin mecrasına tabi olmaktır. Bunun dışındaki her eylem ise bu mekan ve sürecin dışına çıkmak olacağından şairin ifadesyile “bir kaçış”tır. “Yürümenin dışında bütün eylemlerin adı kaçış, kaçış, kaçıştır”.*
Sağa sola yalpalanmalar, aşağıya meyledip yukarıya uzanma gibi muhtemel bir sendeliyişi doğuracak her eylem yürümedeki görünür istikrarın zıddına olup kaçıştır. Oysa kaçışa doğru giden yolları tıkayıp, tasarımları ortadan kaldıracak en müessir güç suyun su olmadan önceki hali olan sessizliktir. Sessizlik hem şairin hem de dışındaki objelerin esas duruşunu temsil eder. Zira sessizliğin yatağı ıssızlıktır:
“sen ey atını kaybeden oyuncu
bir ilkyazdan koca bir güz yontan adam
bırak oyunu
artık
öyle bir ıssızlık düşle ki içinde
yeryüzünü kişnesin
bizim atlar.”*
Şair bu “içinde ıssızlığı düşlemek” ve “atların yeryüzünü kişnemesi” ifadesiyle bir tür ölüm çağrışımı yaratıyor. Bunu müteakip dizelerde de sürdürdüğünü görüyoruz:
“Ve satranç aslında dalgınların oyunudur / dalgının ölüm anındaki sükuneti” [Dizenin aslı "dalgının ölüm karşısındaki sükuneti" şeklindedir, H. C. Doğan]*
Satranç nasıl yaşamsal dalgalanmalarla savruk ve dağınık olan zihni bir yerde teksif ediyorsa, ölüm de hayatı kendine aynı şekilde ehil kılıp sessizlik iklimine davet eder. İlhami Çiçek’in aradığı zıtları barıştıran anlamında bir sükûnet değil, insanı kurduğu cümlenin esenlik dolu bitimine taşıyacak bir sessizliktir:
“her şey eninde sonunda sessizdir
bir günün kırılganlığından
kalan ve tekrar tekrar kırılan
müteellim bir insan sesinin başlattığı
ağlamanın kırı sessizdir..”*
İnsanoğlu ağlamanın kırlarında dolaşarak hüzne ulaşır. Ağlamanın kırı denilen yer, gözyaşının beslendiği yerdir. Kahır yüklü sessizliğin kalbinden taşan canhıraş bir çığlıktır hüzün… Her ne söylese işittiremez, her nereye adım atsa varamaz, sevginin ve aşkın öksüz çocuğudur o.
Şair İlhami Çiçek’de en baskın tema yalnızlık ve onun bir esintisi ve sonucu olan hüzün, sessizlik ve gecedir. Bütün bu dolaylı temalar da dönüp dolaşıp ölüme uzanıyor. Dikkatlice incelendiğinde İlhami Çiçek’in bütün kelimelerinin yalnızlıktan neşet edip ölüme doğru aktığı görülecektir. O, bütün akış ve yürüyüşün sonunu görmüş, oyunun encamını sezmiş duyarlılıkta bir şiir tavrı yansıtır şiirlerinde: “bir oyuna rasgeldim / her taşı Yakup hüznü / anlat bu boşalmış at hüzündür”.*
Şairin rasgeldim dediği oyun satrançtan mülhem her taşını yerli yerince koymamızın şart olduğu hayattan başkası değildir. Öyle bir hayat ki, her kesitinde Yusuf’u arayan Yakupların hüznünü taşır. İlhami Çiçek şiirinde bu yılgınlık, korku ve tedirginlik taşıyan hüzün çok derinlerdedir. Yüzeysel bri ilk bakışta bu özelliği görmemiz çok güç. Ne var ki, kişiliğinin ve koşusunun sembolik ifadesi olan kelimeler cümleden bağımsız tek başlarına bile şaire çok yakın durmaktalar.
İlhami Çiçek’in şiirlerini okuyan kişinin, insanı taşımaya mukavemeti olmayan bir yeryüzü zemini ile tanışması kaçınılmazdır. Daha doğrusu, ayaklarımızın altındaki zeminin bizi taşımaktan ne kadar uzak olduğunun tedirliğini yaşatır. Şairin “boşalmış at hüznüdür” dediği hüzün sadece atları ve hüznü tanımayı gerektirmiyor, aynı zamanda ait olduğumuz yeri (zemini) de çok iyi tanımayı gerektiriyor. Boşalmış atın hangi son noktayı hedefleyerek adım attığı bilinmez. Bu bilinmezlikte insanın yeryüzündeki konumuna benzer sessiz fakat derinden bir hüzün vardır. Bağlandığı noktadan boşalarak kurtulmuş olmanın saadeti hiçbir yerde karar kılamamanın, hiçbir noktaya ait olmamanın / dramatik koşu / talihsizliğiyle yer değiştirir.
Öyle kaygan bir zemindir ki dünya, zamanın kovucu tavırlarına aldırmadan yürüyebilmek güçlü bir iç donanımı gerekli kılmakta. Sabır, insanın yeryüzü iklimine tahammülünü sağlayan soyut bir zırhtır:
“Ve sabır / olmasaydı / yeryüzünde / birgün / kalınabilir miydi?”* diye soran şair, yeryüzünde herşeye rağmen birgün daha kalabilme direnişinin şiiriyle tanıştırır bizi. İçten içe hayatın kıyılarında gezinmeyi fazla açılmamayı tavsiye eder. İlhami Çiçek’in bütün şiirlerini okurken hiç bitmeyen, hep yarım, bir tarafı eksik, güçlü bir sarsıntı ya da vurguyla tamamlanmayı uman mısralarla tanışırız ki, bu mısralar bizi şairin bulunduğu durum konusunda uyarır.
İlhami Çiçek şiirinde derin hüzünlere yaslanmış bir intikamın gerginliğini hissetmek mümkün. Onun hüznü herbirimizin “kişisel gece”sine benzer bir kara esinti değil, şairin alın çizgilerine, yüz hatlarına dek işleyen; başka hiçbir duygu ve soyut eylemle katışmayan bir yaşamsal vurgudur. Hayatta nasıl bir kendi başınalık varsa İlhami Çiçek’in hüznünde de ona benzer, olanca ağırlığı kaldırmaya mukavemetli bir tekbaşınalık görülür. İnsanın yerküre üzerinde bulunuşu başlı başına bir hüzündür. Firkatte de vuslatte de insanın peşini bırakmayan, insana en yakın duran bir hüzün:
“hüzün / yalındır- dağdan aparılmış kar topakları gibi.”*
Hüzün, çok yüksek hedeflere mücehhez kılınmış, sesin ve sözün önünde duracak techizata sahip, münbit iklimlerde beslenmiş bir duygudur. İnsanın iç aleminin tefessüh etmişliğinin adeta bir dışa vurumu olan sesi yüreğimizle bastırıp sessizliği yeniden hakim kıldığımızda hayat içre hüzünden gayri bir şey olmadığını rahatlıkla görebilmemiz mümkün olacaktır.
“Yalnız hüznü vardı kalbi olanın
hüzün öylece orta yerdedir..”*
Tabiatın, eşyanın ve insanın asli duruşu hüzündür. İnsan hangi şekle girmeye çalışırsa çalışsın bir yanı hep boşlukta kalacaktır. Değil mi ki, her adım mukadder bir sona doğru gitmekte ve değil mi ki, her gün batan güneş bir tükenişi simgelemekte, her bir şeyin hüzün rengine girmesi vazgeçilmezdir. Kelimelerin bile. Kelimeler ki sessizliğin rahminden kopup gelmişlerdir. Onun için, durak yerlerinde ana yurtlarının derin sükuta garg olmuş hüznüne işaret ederler. Kelime bir kez ağızdan çıktımı gideceği yer sadece asuda bir sessizlik vadisidir. İşte bu kelimelerle örülü şiir, iki sessizlik arası depreşen kelimeler hüznün resmini çizerler dizelere. Gündüzün eşiklerinde biriken geceyi içerler kana kana. Şiir ve gece… Her ikisinde de anlamaya çalıştıkça anlaşılmayan bir taraf vardır.
“müthiş bir başlık atacağım
şiirime
sevgili gecem diye”*
“Kişisel bir gece”den bahsetmek mümkünse bir şair için buna en uygun olanı onun şiiridir. Gayr-ı muayyen bir zamanın üstünden, şairin omuzlarına doğru çöken.. Orada, orta yerde duran hüznü ayağa kaldıran, ona mesih dokunuş ve nefhasınca ruh verip gece yapan şiirin tılsımlı elidir.
Gündüz, karmaşık iyi kurulmamış bir soruysa da gece (anlamış gibi sorulmak isteneni) net ve dokunaklı bir cevaptır. Çevirdikçe birer birer hüzün sahifelerini gecenin, dilimiz kelime ötesi bir duvara çarparak öylece kalır. Bundan sonrası cevabın algılandığını gösterir. Gözbebeklerimiz karanlığa değmiş, hüzünle göz göze gelmişizdir bir kez.
Şairin tebcil ettiği karanlık fizik ötesi derinliği haiz cevabi nitelikli bir karanlıktır. O ne bir kördüğüm ne de çıkmaz sokaktır. Nasıl ki, yüreğimizden aşkı ve hüznü koparmaya çalışıyoruz; bu kötürüm çağ, kahkahaları andıran renkli lambalarıyla da geceyi ayartmaya çalışıp onun o ölümü yorumlayan tarafını yok etmektedir.
Apansız değil, herkesin gözleri önünde mazeretlerini insanlara dize dize sunarak, kimbilir belki de yumruğu sıkılı, bakışları ufka dönük, dudaklarında yarım kalmış bir şarkının tadıyla “elveda” diyor:
“güpegündüz kırıldı cam
penceremde veda
çınarın yaprağa anlattığından
gün -bütün ceset gibi
bahçede şimdi”*
Bu ve buna benzer birçok mısrada şairin kendi kendini ihbarına tanık oluyoruz. Ne var ki; okuyucu umumî bir zaaf olarak, idealize ettiği her kişi gibi şairimizin de insani yanlarını unutarak bu ihbarın gereği olan yönleri gözden kaçırmıştır.
İnsan, onuruna dokunan şeyle mücadelede, daha bir onursuzluğa düşecek tarzda art arda yenilgiler aldığında, artık biçare kendini bu onursuz ortamdan gönüllüce çekerek, hiç olmazsa bu meş’um sahneyi göz göre göre yaşayıp izlemeye meyyaldir. Elbette bu tam teşekküllü bir insan olmanın onursal zaafiyetidir.
Rahmetli İlhami Çiçek de hafızamızda hep bu haysiyetli mısraları ve onurlu tavırlarıyla kalacaktır.
Hüseyin AKIN


Leave a Reply