Oralarda

Ora-lar: O yer-ler; söyleyenin “o” adılı sayesinde kendi adına adlandırdığı, işaretlediği yer-ler: Doğduğu, büyüdüğü, evlendiği, ölümle tanıştığı, dostlukla buluştuğu, hicranı, vuslatı, rikkati, kısaca hayatı öğrendiği ve kişisel tarihinin bir bölümünü yazdığı o yer-ler.
Birileri, “oralar” derken, bize meçhul, bizce meşkuk bir dünya sunar; “oralarda” derken de yine nasıl başlayıp, nasıl bittiği meçhul ve meşkuk öykülere atıfta bulunur. O birilerini dinleyen bizler açısındansa, bu sözcük imgelemimiz için bir anahtar işlevi yüklenip, kendi belirsizliğinden, kendi atıf düzleminden, bize mahsus ora-ların siyah beyaz fotoğraflarını ürettirir.
“oralarda hâlâ
insanlar güç uğurlar kimselerini
kandır sıkışır göğüste yukarı koşar
helâllaşırlar ayrılmadan”*
İlhami Çiçek, böyle zaptetmiştir ilk görüntüyü, “Oralarda”, “hâlâ” ile açığa çıkan bir özlemle. Belli ki bir yitik zaman peşinde; oraların zamanından farklı bir zamanda değişmeyi-bozulmayı-yaşamış, tanımış ve oradan, oranın değişmeyen zamanına yöneltiverip objektifini, yüreklerin değişmeyen ritmini çekmiş: Oralarda veda etmek ve uğurlamak hâlâ zor mu zor. Oraların, Yemen’e, Aziziye Tabyası’na, geri dönmeyen oğullar, kocalar, torunlar, yeğenler gönderen bir yer oluşundan belki bu zorluk. Belki, ayrılmadan helâlleşmeyi zorunlu kılan bir kaza ve kader inancından… Belki de onca soğuk mekânları, kan sıcaklığında bir hayata tebdîl etmekten…
“oraların buzları
saçaklarda sivrileşerek
bir ara dal uçlarından sarkıp
usturalaşır saplarda
hâlâ”
“Oralarda” derken, yanık bir gurbet türküsünü de mırıldanmıyor mu şair, yukarıdaki dizelerde? “Allı turnam bizim ele varırsan” ya da “şol revanda balam galdı” diyebilen çift yönlü bir dillendirme. Anımsamayı bilmek, anımsanmayı haketmektir. Buna göre şair, oraların öyküsünü verirken, oralarda (ihtimal ki anlatılan) kendi öykülerini (kişisel tarihini) de vermektedir: Oralardaydı, gurbete gitti, şimdi özlemle doludur, değişmeyen gelenekleri (uğurlama) ve en belirgin imgeleriyle (buzlar) dizeleşen bura sevgisini hüzün makamında raptediyordur:
“hüzün
çok eski bir öykü
oralarda
atlıların artık olmayan atlarını
artık kaçan bir uzayın kaynar kıyılarına
yürütüp aşkla o ilkyazdan
güze kalan bir gül taşılı
buruk bir andaç”
Şairin gurbetten bakışını eleveren, dağınık dizeleme. Çünkü çok devingen görüntüler: İlk yaz, ellerinde uzun sopalarıyla hiç gelmeyecek küheylanları bekleyen ciritçiler, oyunları yarıda kesilmiş ağlamaklı çocuklar, kırlarca engin neşelerini sonsuz kar beyazlığında yitirmiş mahzun bakışlı kadınlar, yaz günlerini güneşin altında, tenleri güllerce kızarırcasına devirmiş erkekler, kadınlar, çocuklar, güz, çıra ve is kokulu ocakbaşlarında gözkapaklarına kurşun asan uykular, Zaloğlu Rüstemler, Hz. Ali cenkleri, bağlamalar, destanlar… Kesin bir şekilde işaretlenen tek şey, herkes için geçerli buruk bir andaç sonuçta: Yiten zaman, kaybolan bengisu, eriyen dirim. Diğerleri, buğulu bir cam yüzeyde serçe parmakla açılan aralıktan bakılarak tespit edilmiş görüntüler. Bunun için, “hüzün / çok eski bir öykü / oralarda”: Oraları yâdelde yâdedeceklerin, oralarda yâdeldekileri yâdedeceklerin kaçınılmaz ruh hali oluşuyla.
Bu çift yönlü dillendirmenin daha açık örneği, final dizelerinde:
“oralarda genç
binbir yerinden hançerli
vurarak yalnızlığını gizli patikalara
kenti düşünür
çokça dağ seyirir bileklerinde
ne yaman bir and olur”
Oralarda, evdet edilmiş asıl yer, asıl oralardakine göre oralarda. Gidilmişti, gurbetti, her şey çok zordu, şartlara katlanıldı, kente alışıldı. Yoğun bir özlemdi, geri gelindi. Gidişindeki gibi değildi gelen, ezilmiş, törpülenmiş, yaralanmıştı. Çocukluğunun ayak izlerini sürerek dağ, bayır gezdirip durdu kendi yalnızlığını kendi taşrasında. Hayat iki başlı bir şahmeran gibi uzanıyordu sadece onun bildiği patikalar boyunca. Aynı zamanda bir karar gezintisiydi bu, özlem ve ekmek, sevgi ve direnç adına.
Taşralı gönüller yaylalarca, kentli gönüller bahçelerce geniştir. İlki, o yaylanın taşıyla, toprağıyla, dağıyla, kuşuyla, kurduyla hemhal olmuş tüm hayatları barındırır, ikincisi daracıktır, el ayası kadar bir gökyüzüyle, küçük bitkilerle hemhal olmuş seçmece hayatları içerir. Şair, taşrasını can suyuna katıp, nabız atışlarına uydurarak sevdasını, yüzünü kente döndüğünde, nabızlarında yaşayıp, nabızlarıyla duracak olan oralarda, “ne yaman bir and” olur. Bizim şimdiki ruhumuz dünkü hadisatın muhassalasıdır (Yakup Kadri) ki bunun için and, böyle bir şiirde, sımsıcak bir yürek, engin bir gönül olup, oralardanın ilginç öyküsüyle, şairin öyküsünden -her şairin öyküsü ilginçtir- bir kırmızı güle dönüşerek, kanar günbegün avuçlarımızda.
Ömer Lekesiz


Leave a Reply