Hüznün mesnevisi

En çok hüzünle oturup kalktık, hüzünle söyleştik, hüzünle hâlleştik. Hüznün şiirini yazdık hep. Neden? Gençliğimizin o ele avuca sığmaz yaşantısının şiiri değildi de hüznün ve acının şiiri? Gerçekten delişmen, ele avuca sığmaz bir gençlik mi yaşadık? Hayır. Yaşımızın şiirini yazmadık. Daha doğrusu, yaşımızı yaşamadık biz. Öyleyse neydi bizi hüzünle, acıyla hemhâl eden şey?
Okumaya, düşünmeye başladığımız zaman anladık ki, biz büyük bir yıkımın çocuklarıyız. Biz bu büyük yıkımın enkazları arasından çıkan yaralı bir kuşağız. Dünümüz harap edilmiş, acımasızca kıyılmış dünümüze. Bize sunulan hayat dünden hiçbir iz taşımıyor. İnandıklarımızla çelişen, inandıklarımızla taban tabana zıt bir hayatı nasıl yaşayacaktık? Elbette ki acıyla, hüzünle, nefretle, buğzla. Ama, bir de yarını vardı. Bir öte dünya vardı. Bir şeyler yapmamız gerekiyordu. Üstelik, bir şeyler yapmanın sorumluluğunu yüklenenler olarak bir dolmuşu dolduramayacak kadar azdık. İşimiz çok zordu. Boşa geçirecek bir anımız bile yoktu. Fire vermeden çoğalmalıydık. Oysa, hep fire verdik. Dolmuş bir türlü dolmuyor ne çare.
Zaman nasıl da hızlı geçiyor. Dört yıl olmuş İlhami Çiçek vefat edeli. 1975 yılında Erzurum’da üniversitenin kantininde tanışmıştık onunla. Güzdü ve Palandöken’i karlar kaplamıştı. Sıcaktı kantin, şiirli bir sohbete dalmış, derslere girmeyi bile unutmuştuk. Bu tanışmayla başlayan dostluğumuz, arkadaşlığımız gittikçe anlamlanarak, boyutlanarak ölümüne değin kesiksiz sürdü. Kesiksiz diyorum, çünkü, artık Edebiyat Dergisi çatısı altındaydık. Edebiyat, salt şiirlerimizin, öykülerimizin, yazılarımızın yayınlandığı bir dergi değil, bilincimizin törpülendiği, eğitildiğimiz, kalp atışlarımızı duyduğumuz bir okuldu aynı zamanda.
Derin bir şiir bilgisi vardı İlhami Çiçek’in. Divan Edebiyatı’nı çok iyi bilirdi. Ezbere beyitler, gazeller okurdu sohbetlerimizde. Kendi şiirini de böyle bir bilgi ve şiir geleneğimiz üzerine kuruyordu. Sağlam, özgün bir şiiri vardı. Değişik bir söylem getirmişti şiirimize. Acı ve hüzün, duygusallığının ötesinde bir şeydi onun şiirinde. Dünle bugünü kesiştirmiş, elde yalnız acı, hüzün ve ağıt kalmıştı.
“yalnız hüznü vardır kalbi olanın
hüzün öylece orta yerdedir
tuhaf bir yarma yaşanıyordur
çepeçevre şeytan kilitleri” diyordu İlhami Çiçek.
Takdir-i İlâhi; yazgı, en verimli çağında onu da çekip aldı aramızdan ölüm. Bir sanatçının, bir şairin yeri doldurulur mu, pek bilemiyorum ama, İlhami Çiçek’in çok kısa süren yaşamından bize kalan anı ve şiirleri onu aramızda yaşatmaya yeter ve artar bile. Çünkü o, şöyle diyordu bir şiirinde:
“döndü halk ve cüzzam ne gün yürüdü
ve hep bir yaprak değil miyiz ki
bir zaman yarıp çıkmak serüveninde
özdalımızı
topu topu bir mevsimi yaşarız işte
müşa’şa’ bir sonbahar figüranıyız
hepimiz de”
Bu satırları yazmaya başladığım şu Cuma gününde daktilomun tuşlarında salâ sesleriyle ona Allah’tan rahmet ve bağış diliyorum.
3 Temmuz 1987 tarihli Zaman gazetesinde yayımlanan, arkadaşı Arif Ay’ın yazısı.


Leave a Reply