Herşey eninde sonunda sessizdir

topu topu bir mevsimi yaşarız işte
müşa’şa’ bir sonbahar figüranıyız
hepimiz de*
1983 yılının bir Mart öğleden sonrasında Tokat Büyükyıldız Köyü Ortaokulunun Bal Dede Türbesi’ne bakan sınıfında öğrencilerle şiirler, öyküler ve masallar okuduğumuz bir saatte nöbetçi öğrencinin sınıfa girerek: “Hocam, bir asker ziyaretçiniz var.” diye seslendiğinde hem heyecanlanmış hem de şaşırmıştım. Endişe, merak ve heyecanla merdivenleri inerken kiminle ve neyle karşılacağımı kestiremiyordum. Asker üniforması içerisinde sabırsızlıka bekleyen kişinin gülümseyerek bana yaklaşması bile içimdeki merakı dindirememişti. Kısa bir süre önce terkettiğim yıpranmış ve eski bir üniforma içindeki esmer, telâşlı ve coşkulu adam benimle kucaklaşırken “İlhami Çiçek” diye adını söylemese, bir süre daha şaşkın, soran bakışlarla mahcup bekleyecektim.
1978-79 yıllarıydı. Ankara’da, Edebiyat‘ın yönetimevinde tanışmıştık. Cahit Yeşilyurt’la birlikte gelmişlerdi. Kırıkkale Lisesi’nde edebiyat öğretmeniydi. Ankara’da olduğumuz yıllarda, kısa zaman dilimlerinde birlikte olmuş, düşünsel bağlanmanın oluşturduğu dostluk ve arkadaşlık bilincinin ötesinde, kendimize ait özel bir dostluk ve arkadaşlık alanı açma fırsatımız ve birlikteliğimiz olamamıştı. Farklı şehirlerde bulunuyorduk. 80 yılının sonlarına doğru öğretmen olarak Ağrı’ya gitmiştim. Oradan da Tokat’a. O yıllardan bende kalan resmi: Sessiz, münzevî, kendinden söz ederken sıkıntılı, ürkek ama güven veren bir dost. Aynı bahçe içindeydik. Aynı sulardan içmiştik. Edebiyat dergisi bir sığınaktı bizim için, bir ada: Dostluk, arkadaşlık, yoldaşlık bilincinin boy attığı, yeşerdiği, anlam kazandığı bir bahçe. Bir havza. Bu bahçenin, bu havzanın içinde olmak birbirimizi koşulsuz sevmemize ve kabullenmemize yetiyordu. Edebiyat arkadaşlık demekti, dostluk demekti, koşulsuz sevmek demekti, özveri, emek, aşk, bağlılık demekti, ‘birlikte aynı yöne bakmak’ demekti. Hiç karşılaşmamış olsak bile ilk karşılaşmamızda kırk yıllık dost gibi aynı sıcaklığı duymak, aynı dili konuşmak demekti. Birbirimizi görmek, birbirimizden bir haber, bir mektup, bir selâm almak ayaklarımızın yere değmemesi için yeterli bir sebepti. Şimdi bir dost, bir güzel insan kalkıp buralara gelmişti. Gönenmiştim. Coşkulanmıştım. O da aynı duygular içindeydi. Coşkusunun ve sevincinin yanında dizginleyemediğini sezdiğim bir telâş vardı üzerinde. Benim birkaç saat sonra şehre dönüşümü bekleyememiş, taksi tutup köye gelmişti.
İlhami Çiçek’in kısa dönem askerlik için Tokat’a gelişi ve beni buluşu sevindirici bir başlangıç olmuştu ikimiz için de. Farklı koşullarda, çok sınırlı, dar zamanlarda da olsa birlikte olmak, bazen avcı taburunun nizamiyesindeki salonda, bazen çok sevdiği ve Erzurum nostaljisini yaşadığı Taşhan’ın hasır iskemleli çay bahçesinde, çoğu zaman da bekâr kaldığım, Sulu Sokağın Alipaşa Camii’nin karşısına düşen tarafında, kırık dökük, iki katlı, ahşap, eski zamanlardan kalma evde oturup çay içmek, şiirden, öyküden, arkadaşlarımızdan, Edebiyat‘la, Nuri Pakdil ustamızla ulaştığımız öğretisel, estetik duyarlık ve kavrayış çizgisinden, yaşanılan toplumsal ve bireysel çirkinliklerden, kıyımlardan, zulmün egemenliğinden, reddetmenin erdeminden, kimi zaman da küçücük bir ışık parçasından büyüttüğümüz kocaman umut ve coşkulardan söz açmak benim için bulunmaz bir hazdı.
Onunla başlayan bu yeni süreç hem bir güzelliğin, özel bir dostluk alanı açmanın hem de trajik bir üsrece tanıklığım acısını taşıyordu. Her karşılaşmamız ondaki farklı bir boyutun, farklı bir duyarlığın, şiirlerde bile kendini kolay ele vermeyen kırılgan bir dokunun keşfine yol açıyordu. Önceki yıllardan zihnimde kalan sessiz, münzevî, ürkek İlhami Çiçek imgesi varlığının derinliğinde kendini koruyordu; ama, bu imgeye, konuşan, konuştukça coşan, derin sulara dalan, dünü ve bugünü yaman bir sorgulamayla sigaya çeken, çocukluk, ilk gençlik ve üniversite yıllarını anlatırken oldukça heyecanlı, deli dolu, atak, âsi, kendi kabına sığmayan bir İlhami Çiçek imgesi ekleniyordu.
83′ün Mayıs sonlarıydı. Tedavi için gittiği Ankara’dan yeni dönmüştü. İstanbul’a da uğramış, arkadaşlarını, ailesini, eşini ve bir yaşına henüz basan sevgili oğlu Abdurrahman Nuri’yi görmüş, yenilenmiş, güçlenmişti. Yüzünde ışıklı yansımalar vardı. Coşku doluydu. İçi içine sığmıyordu. Zaman zaman (inceltilmiş duyarlığın, o kırılgan dokunun kanamasıyla kendini ele veren) ağlamanın, o müebbet hüznün, ıssızlığın ve yalnızlık uçurumlarının kıyısında gölgelenen ve bulanan yüzü dupduruydu. Bu coşkuyu, bu yürek dinginliğini, ağır bir yük gibi yüreğinde taşıdığı ‘oylum oylum o kabarık şiiri’ [Dizenin aslı o oylum oylum kabarık şiiri'dir, H. C. Doğan] arkadaşlarıyla, dostlarıyla paylaşmak istiyordu. Kalkıp Turan Koç’a gitmiştik. Vakit akşamdı. Aniden karar vermiş, kalkan ilk otobüse binmiştik. Kayseri’ye vardığımızda vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Nice aramalardan sonra evi bulup Turan Koç’u uyandırdığımızda saat iki sularıydı. 14 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ unutamadığım, tarifsiz lezzetler, tadlar devşirdiğim, ışıklı, zengin bir gece yaşamıştık. Konuşan, anlatan, açıklayan çoğunlukla İlhami olmuştu. Yatağını bulmuş bir nehir gibi coşa coşa akıyordu. Kapalı bir kutu gibi duran dünyasının kapılarını açmış, bütün zenginliklerini saçıyordu. Hayret içindeydim. Turan Koç ve İlhami geceyi bir şölene, zengin bir ziyafet sofrasına, bir şiir bahçesine çevirmişlerdi. Turan Koç’un da İlhami Çiçek’i ilk kez bu kadar yakından, içerden tanıdığını, takdir duygularıyla karışık hayretle bakan gözlerinden anlıyordum. O gece, sanki bütün bir ömrüne bedel olsun diye, duygu, düşünce, bilinç ve imge dünyasının bütün köklerini, dayanaklarını, kalbinin titreşimlerini ve yönelişlerini, şiirinin gizli güçlerini, aşklarını, umutlarını, özlemlerini ifşa ve emanet eder gibiydi…
O konuştukça şairler bir bir divanlardan, tekkelerden, cönklerden çıkıp geliyor, ney sesiyle tambur, def sesiyle sazlar birbirine karışıyor, dünle bugün aynı sofrada buluşuyordu. Gelenek, uygarlık, kopuş, yakın tarih, toplumsal kırılma ve sapmalar, dünden bugüne, bugünden yarına uzanan çizgide edebiyatın, sanatın işlevi çevresinde odaklana sohbet koyulaştıkça daha özel bir alana, İlhami Çiçek şiirinin, Turan Koç şiirinin dünyasına geliyor, söz dostluk alanına girince daha bir derinleşiyor, güzelleşiyordu. Önemli olan dostluktu, arkadaşlıktı, eylemdi. Dur durak bilmeden dosdoğru yürümekti. Çünkü, yürümenin dışında bütün eylemlerin adı / kaçış kaçış kaçış‘tı. O gece hiç uyumadık. Sabah namazından sonra birkaç saatlik uykunun ardından oldukça dingin kalktık. Kayseri çarşılarında gezdik, yürüdük. Kapalı çarşıyı, şifaevini, birçok tarihî güzel yapıyı gördük; Turan Koç’un zarif şiirli diliyle daha bir anlam kazanan öykülerini dinledik. İlhami’nin çok sevdiği caneriğinden bir kilo aldık, ceplerimize doldurduk, usanıncaya kadar yedik. Akşam üzeri Tokat’a döndük. Mutluydu. Bu mutluluğu arkadaşlarla paylaşmak istiyordu. Eve geldik. Ankara’daki arkadaşlara Arif Ay’a hitaben bir mektup yazdı. Kayseri yolculuğumuzun coşkusunu yansıtıyordu [Ali Karaçalı'nın bahsettiği Mektup, H. C. Doğan]. Coşkular da paylaşıldıkça güzeldi. Ekmeğin de, emeğin de, yoksulluğun da paylaşıldıkça güzelleştiği gibi. Yazı makinesine ikinci kâğıdı takarken bana dönerek:
-Ali’ciğim, dedi, bir mektup da eşime yazmak istiyorum. Bu güne kadar istemeyerek de olsa, hastalığım nedeniyle de olsa ona çok acılar çektirdim, onu üzdüm. Bu güzel ve iyi hâlimle ona güzel bir mektup yazmak istiyorum.
-Tabii ağabey dedim, çok iyi olur.
Sustuk. O yazıyor ben de gazete ve dergilerle oyalanıyordum. Bir süre sonra “Ali’ciğim şiir tamam!” diye seslenince şaşırmıştım. Kâğıdı çıkarıp uzattı. Gerçekten şiirdi. “Temalar” şiirinin ikinci bölümüydü bu. Kâğıda “Sevgili Karıma” hitabıyla başlamış, şiir gelince mektubu ertelemiş, şiir bittikten sonra mektubu tamamlamıştı. Edebiyat’ın Haziran-83 sayısında yayımlanan şiir ilk yazıldığı haliyle kalmış tek sözcüğü bile değiştirilmemişti. Şiir adeta O’nun yazdırılan son sözleri gibiydi. Yaşadıklarıyla yazdıkları büyük ölçüde örtüşüyordu.
Çok farklı köşeler, alanlar vardı İlhami’de. Issızlık köşesi, yalnızlık köşesi, hüzün köşesi: Bu köşe en geniş, en kadim köşesiydi sanıyorum. Kimi zaman bütün varlık alanının üstünü kapladığını görürdünüz. Ona göre: yalnız hüznü vardı kalbi olanın / hüzün öylece orta yerdedir. Yoksullar köşesi en hassas köşelerinden biriydi. Bu köşeyi daha sonra yoğon biçimde babası saygıdeğer Kemal amcada görmüş, tanık olmuştum. İkisi de vermeyi ne kadar seviyorlardı. Dünyanın bütün yoksullarıyla kan bağı vardı; mazlumların yanı başında, kimsesizlere komşuydu. Cinnet köşesinde durmak istemiyor, kâbusa beyaz bir su oymanın, kara kuzgun‘u çatlatmanın yollarına meylediyordu. Bir oyuna rastgelmişti, her taşı yakup hüznü‘ydü. Bir satranç oyunuydu hayat, iyi oynamak gerekiyordu. Diyordu: ve insan / -ne şu ne bu- / iyioyunundan / sorulmayacak mıdır?
Satrancın şiirini yazmıştı. İyi biliyor, iyi oynuyordu.
Hayatı da iyi oynamak gerekiyordu. Bu bilinçle bütün duyargalarını yeryüzüne açmıştı. Vaktinin az olduğunu hissetmiş gibi her şeyi koşarak ve telâşla yapıyordu. Uçurumlar vardı hayatta, çepeçevre şeytan kilitleri, sınav. Yonta yonta, incelte incelte saydamlaştırdığı o hassas, kırılgan dokunun telleri habire kopuyordu. Oysa o arıyordu: çağın unutturmak istediği / belki derin bir gök resmini / ye’si biçen o eşsiz kılıncı gürbüz hamleyi.
Satranç Dersleri Edebiyat Dergisi’nin 40. kitabı olarak Mayıs ayı içerisinde yayımlanmış, bize ay sonuna doğru ulaşmıştı. Kitabın yayımlanmasına sevinmemiş miydi, tevazusundan mı suskunlukla karşılamıştı, bunu anlayamamıştım. Yeniden hastalığının uç verdiği zamanlara denk gelmişti sanıyorum.
En son ziyaretine gittiğimde görüşmeye gelmemişti. Tanıyanlar aramış bulamamışlardı. Saatlerce oturup nizamiyede beklemiş, dönmüştüm. Hüzünlü resimler belleğimdem geçiyor, dua ediyordum. Askerlik bitince Erzurum’a gitmek, bir ulu kişiden destur ve himmet almak istediğini söylemişti bir gün.
Himmet ve destur Hüda’ya kalmıştı.
Ölümünü birkaç gün sonra duydum. Tokat postahanesinde karşılaştığım tanıdık bri teğmene sağlık durumunu sorduğumda şaşırmış, hayretle yüzüme bakmış:
-Üzgünüm, demişti, demek haberin olmadı. Böyle bir haberi vermek istemezdim.
Hayat buydu işte, bu kadardı. Bazen söz biterdi.
Herşey eninde sonunda sessiz‘di.*
Ali Karaçalı


Leave a Reply