<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>İlhami Çiçek</title>
	<atom:link href="http://s.gokekin.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://s.gokekin.com</link>
	<description>Dili Faldır Aşkın Ey Taş!</description>
	<pubDate>Mon, 05 May 2008 14:42:25 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.5.1</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Şairin ölümü tek değildir</title>
		<link>http://s.gokekin.com/sairin-olumu-tek-degildir/</link>
		<comments>http://s.gokekin.com/sairin-olumu-tek-degildir/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 05 May 2008 14:42:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İlhami Çiçek</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ne Dediler]]></category>

		<category><![CDATA[Yaşar Karayiğit]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://s.gokekin.com/?p=133</guid>
		<description><![CDATA[İlhami Çiçek:1954 Oltu doğumlu. Örselenmiş bir çocukluk yaşadı. Okumak en büyük tutkusuydu. Özellikle de şiir okumak...  Edebiyat öğretmenliği yaptı. 1983 yılında, kısa dönem askerliğini yapmak için Tokat'a gitti. Tek şiir kitabı  "Satranç Dersleri"nin yayımlandığı ay, Mayıs 1983'te, askerdeyken intihar etti. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="dropcap-first">“İntiharlar her akşam ıslak – yapışkan saçlarıyla girip odama paniğimden pay toplarlar”. (1) İlhami Çiçek (1954-1983)</p>
<p>Okumayı ilkokul üçte Ahmet Şaşmaz adlı öğretmenimden öğrenmiştim. O zamanlar köy okulları genellikle tek öğretmenli,  ve çok öğrencili olurdu. Öğrencilerin çoğu cüsseliydi. Küçükler arada ezilmemek için üst sınıftaki akrabalarına ya da annelerinin sıkı sıkı tembihlediği komşu çocuklarına sığınmak zorunda kalırdı. Ben bu arbede içinde üçüncü sınıfa fiziki bütünlük içerisinde gelmiştim gelmesini ama okuyamıyordum. Sonra Ahmet öğretmen geldi bizi ayrı bir sınıfa topladı ve bir ay gibi bir sürede düz okumaya geçtik. Nedenini hatırlamıyorum fakat kısa bir süre kaldı Pelitliyatak’ta Ahmet öğretmen. Bize sevdiğimiz nesneleri sorar, sonra o nesnenin resmini çizip hatıra ederdi. Bana kuş resmi çizmişti ve yıllar sonra kuşlar bana hep ayrılıkları, uzaklıkları, mektupları anımsatır oldu.</p>
<p>Okumayı öğrendiğimden beridir kitapların ilk ve son sayfalarını okur oldum: Kapak tasarım, baskı, cilt, yönetmen, kapak resmi kime aitmiş mutlaka bakar ve hiç tanışmadığım bu insanlarda gıyabında tanışmaya çalışırım ki bir gün karşılaşırsam eğer hazırlıklı olayım. Hatta bir ara bu hususu o kadar ileriye götürdüm ki; ders kitaplarımın yazarlarının isimlerinde kendi başarı ya da başarısızlıklarıma pay çıkardım. Zaman zaman ismi benimle aynı olan profesörler yüreğime su serpmesine rağmen bendeki bu miskinliğin tek sebebi benim adımmış gibi geliyordu. İsmin çocuk üzerine etkisini şimdi tecrübeyle öğrenmiş oluyorum. N.Bekiroğlu’nun “isimle ateş arasında” adlı romanı da var olma açısından da olsa konuya ışık tutuyor.</p>
<p>Antolojilerde şairlerin isimlerinin önüne doğum ve ölüm tarihlerini yazarlar hep. Orada iki ayrı tarih olması şairin yaşamadığı anlamına geldiğinden beni hep hüzünlendirir. İşte bunlardan birisidir İlhami Çiçek: “Bir kalbi daha olanlar gerekli” cümlesinin sahibi Nuri Pakdil, O’nun vefatını “şiir sandığını toprağa koyduk” cümlesiyle anlatırken ben onu çoktan ajandama tanışmak istediğim şairler listesine eklemiştim. Bu şairin neden-nasıl intihar ettiğini hiç düşünmedim. Zihnimde canlanan: Kurulacak eşsiz cümlelerin son bulması ve cümlelerin kurumuş yaprak gibi yavaşça aşağı süzülmesi oldu; “güpegündüz kırıldı cam / penceremde veda / çınarın yaprağa anlattığından / gün-bütün bir ceset gibi bahçede şimdi&#8230;”</p>
<p>“Göğe bezgin bakanların bir türlü öğrenemediği bir oyundur satranç,” cümlesinden kendime paye edinmesem de kelime aralarında izlerime rastlarken&#8230; Bu içsel yolculukta yanımda olduğundan emindim. Şairin, kendini yattığı hastanenin penceresinden boşluğa bıraktığı anı kendi hayatıma kara bir yama olarak yamanken, yaşama bu denli bağlılığımın dikişlerini sökmekle meşgulüm hala&#8230; Törenlerden, şenliklerden, her neyse o topluluklar, en çok cenazeleri önemsememe rağmen, düğünlere katılıyorum. Kahkahalar içinde gözyaşlarına ender rastlanır, az olan daha mı değerlidir?</p>
<p>İlhami Çiçek:1954 Oltu doğumlu. Örselenmiş bir çocukluk yaşadı. Okumak en büyük tutkusuydu. Özellikle de şiir okumak&#8230;  Edebiyat öğretmenliği yaptı. 1983 yılında, kısa dönem askerliğini yapmak için Tokat&#8217;a gitti. Tek şiir kitabı  &#8220;Satranç Dersleri&#8221;nin yayımlandığı ay, Mayıs 1983&#8242;te, askerdeyken intihar etti. 1991’de ise şiirlerinden derlenen ikinci kitabı “Göğekin” yayınlandı. Evli ve bir çocuk sahibiydi.</p>
<p><strong>Yaşar Karayiğit</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://s.gokekin.com/sairin-olumu-tek-degildir/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Tuz ırmağı bir kitap: GöğEkin</title>
		<link>http://s.gokekin.com/tuz-irmagi-bir-kitap-gogekin/</link>
		<comments>http://s.gokekin.com/tuz-irmagi-bir-kitap-gogekin/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Feb 2008 07:39:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İlhami Çiçek</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ne Dediler]]></category>

		<category><![CDATA[Göğekin]]></category>

		<category><![CDATA[Hüseyin Kaya]]></category>

		<category><![CDATA[İlhami Çiçek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://s.gokekin.com/tuz-irmagi-bir-kitap-gogekin/</guid>
		<description><![CDATA[Başkalarının tavsiye ettiği kitaplara hep tereddütle yaklaşırım. Bu tereddüt, galiba kitaplardan ziyade onları tavsiye edenlerle alakalıdır. Bir kitabı, herkes aynı nedenlerle okuyor ve aynı neticelere ulaşıyorsa o kitabı herkesin okumasının gereksiz olduğunu düşünürüm. Aslında bana tavsiye edilen, övüle övüle bitirilemeyen kitaplara bu tavırla yaklaşmamın bir sebebinin de “neden ben daha önce okumadım?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="dropcap-first">Başkalarının tavsiye ettiği kitaplara hep tereddütle yaklaşırım. Bu tereddüt, galiba kitaplardan ziyade onları tavsiye edenlerle alakalıdır. Bir kitabı, herkes aynı nedenlerle okuyor ve aynı neticelere ulaşıyorsa o kitabı herkesin okumasının gereksiz olduğunu düşünürüm. Aslında bana tavsiye edilen, övüle övüle bitirilemeyen kitaplara bu tavırla yaklaşmamın bir sebebinin de “neden ben daha önce okumadım? “ sorusunun beni yönlendirdiği kıskançlık hissi olduğunu da itiraf etmeliyim.</p>
<p>Dostoyevski’nin Beyaz Geceler isimli o küçük kitabının bendeki serüveni bu şekildedir mesela. Dostoyevski’ye hep tepeden baktığım ve sürekli isminin her zikredilişinde karşısına Tolstoy’u koyarak Dostoyevski’yi geçiştirdiğim yıllarda bu kitaptan bir arkadaşımın övgüyle bahsetmesine ses çıkarmamış, daha sonra Hareket Yayınları’ndan çıkmış Beyaz Geceler çevirisini bir sahafta bulunca, arkadaşımın methiyesine Hareket Yayınları’nın da imajı eklenince kendimi almak zorunda hissedip almıştım. Kitabın ince ve tercümenin pürüzsüz oluşu kitabı aynı gün bitirmeme olduğu gibi, kitabın kendisi de artık Dostoyevski hakkındaki düşüncelerimi kısmen değiştirmeme neden olmuştu. Şüphesiz kitabı bana sevdiren şeyler, bana tavsiye eden kişiye sevdiren şeylerle aynı değildi.</p>
<p><strong>”ıssız patikaların yalnız izcisi”</strong></p>
<p>Benim asıl anlatmak istediğim yine benzer bir serüvenle kapımı çalan başka bir kitap: GöğEkin… Yazan biriyseniz, yazdığınız her yeni şiiri yahut hikâyeyi arkadaşlarınıza okutmak, arkadaşlarınızdan beğendiklerini duymak istediğiniz demler mutlaka vardır hayatınızda. İşte o yıllarda bir dostun hediyesi olarak çaldı kapımı GöğEkin. Her ne kadar kitabı hediye ederken arkadaşımın kitabı ne kadar önemsediğini seziyorsam da oldukça sade ancak itici kapağı ve baskısıyla kitap daha elime alır almaz kendisi hakkında olumsuz telkinlerde bulunuyordu.</p>
<p>İlhami Çiçek ismini daha evvel duymuştum; ancak ne şiirini ne de kendisini merak etmemiştim. Kitaplığıma vakitsiz gelen her kitabın başından geçmesi gereken serüven, bu kitabın da başından geçecekti. Kitap, önce masamın üstünde duracaktı bir süre, sonra masamın üstündeki kitapların en altına inecek ve nihayet kitap raflarına yüzükoyun konacaktı. Bir süre de orada durduktan sonra başka bir kitabı alırken veya yerleştirirken o kitap da yerini bulmuş olacaktı; ama böyle olmadı. Şiir kitaplarını okumaya genellikle son sayfalardan başlarım. GöğEkin’i elime aldığım bir vakit bu kitabın da önce son sayfalarını araladım alışkanlık gereği; fakat kitabın son sayfalarında şairin şiirleri yerine “şaire adanmış” şiirler vardı. İlhami Çiçek’in o zamanlar pek de kabullenemediğim ölüm şekli kitabın sayfalarını çevirdikçe beni bunaltıyor, okudukça daraldığımı hissediyordum. “Şaire adanmış Şiirler” içinde yer alan üç şiirden en içli ve çapıcı olanı Ahmet Oktay’a ait olanıydı.</p>
<p><strong>“azaltmıyor azaltmıyor / müezzinin sesi /</strong></p>
<p>göğsümdeki kederi”, “ey rab çürük benim delilim”, “nereye ait ki bu hicranlı suret”, gibi mısralar bir “hüznün mesnevisi”ne doğru ilerlediğim kanaatini uyandırmaya başlamıştı bende.</p>
<p>Bu bölümün öncesinde ise “Hakkında Yazılanlar” başlıklı bölüm vardı. Yazıların hepsinde aynı hüzün ve aynı donukluk kendini hissettiriyordu. Yazıların hepsinde de özellikle söylenilmek istenmeyen bir şeyler var gibiydi. Şairin ölüm tarzıydı muhakkak bu yazılara bu havayı veren ve bütün yazılarda bu ölüm tarzı ya ima ediliyor ya anılmamaya çalışılıyordu, zira tasvip edilmesi zor bir ölüm şekliydi bu, İlhami Çiçek’in etrafındaki insanlar için. Cahit Yeşilyurt’un yazısı kitabın kapağına yerleştirilmiş olan, başta itici bulduğum resmi zihnimde canlandırmama yardımcı oldu. Bu bölüm de bittiğinde İlhami Çiçek sanki yıllarca yanı başımda yaşamış, yazılarda anlatılan her şeyi benimle yaşamış ve az önce yanımdan ayrılmış gibi bir havaya çoktan girmiştim. “Öykü Çalışmaları”nı ve “Satranç Dersleri Üzerine Yayımlanmış Bir Konuşma”yı çabucak geçtim. Artık şairin benimle söyleşmesini istiyordum belki de. “Yayımlanmamış Şiirler” bölümündeki “Leyla” ve “Son Öğrence” şiirlerini daha baştaki sayfalara gitmeden birkaç defa okudum, okudum… Kendine çağıran, tekrar ettiren mısralar vardı bu şiirlerde. “Son Öğrence” öylesine sinmişti ki içime, öğretmenliğe yeni başladığım yıllarda defalarca okumak, ders girişlerinde içimden tekrar etmek zorunda kaldım.</p>
<p>“çocuklar oturun / tahtayı sil yavrum kapa kapıyı / yaslanın arkanıza”…</p>
<p>“Yayınlandığı Halde Kitaba Girmemiş Şiirleri” bölümünde “Otel Odaları” şiiri, şiirin isminden olsa gerek hemen Necip Fazıl’ı hatırlattı. Ancak bu şiire benzer başka bir şiiri yoktu şairin ve çok genç yaşta yazılmış bir şiirdi “Otel Odaları”. Bu bölümde de zaman zaman kendini yoğun biçimde hissettiren mısralar kadar şairi hazin sona götüren bir iç dünyanın, iç söyleşinin izlerine rastladım daha ziyade. Ölümle bir söyleşiydi mısraların çoğu.</p>
<p>Nihayet “Satranç Dersleri” başlıyordu bunca ara başlıktan sonra… İyi ki sonundan başlamıştım kitaba. Bir çok mısra şairin hikâyesi ve şahsiyeti ile düşünüldüğünde şairin yürüdüğü yolu ve varacağı neticeyi tahmin etmek hiç de zor değildi. Onca hüzün ve acı dolu mısra muhakkak kendisine ulaşanı, kendisini söyleyeni tüketirdi ve tüketmişti. “bu hüznün mesnevisi yazılmadı” mısrasını yazarken şair hüznün mesnevisini kendisinin yazdığının farkındaydı galiba. GöğEkin içindeki “Satranç Dersleri” bir çırpıda okunabilecek ince bir kitap; ancak kitaptaki çoğu mısra kitap okunduktan sonra sürekli kendisini hatırlatan, batan, inciten ve yeniden kitaba çağıran bir yapıya sahip. İlhami Çiçek’in şiirinin genel yapısının da böyle olduğuna inanıyorum. Her şiirinde birkaç mısra muhakkak o şiiri okuyanı ileriki zamanlarda o şiire çağırma vazifesi üstlenmiş gibidir, gelir ve yapışır dilinize en umulmadık yerlerde. Kitabı okumaya başladığımda yadırgamıştım şaire ithaf edilen şiirlerin neredeyse tamamında şairin kendi mısralarının da kullanılmasını; ancak kitap bittiğinde bunun gayri ihtiyari bir durum olduğunu düşünmek zorunda kaldım. Ben de İlhami Çiçek için bir şiir yazsaydım şüphesiz kendi mısralarından birisi veya birkaçı gelerek sızacaktı şiirin içine.</p>
<p>Kitabın ilk sayfalarında yer alan Arif Ay’a ve yine Cahit Yeşilyurt’a ait iki takdim yazısı da şairi biraz daha okuyucuya yaklaştıran üslup ve mahiyetteydi. “Şairin 6-7 yaşlarında kardeşiyle samanlık damında oynarken saman dökülen delikten aşağı düşerek bir gün baygın yattığı ve bir hafta kendine gelemediği, ardından da durgun, ürkek ve duygusal bir kişiliğe büründüğü” Arif Ay’ın yazısında dile getirilen küçük fakat mühim bir ayrıntı. Yine aynı yazıda şairin çocukluğuna, okul yıllarına ve vefatına kadar olan hayatına dair kısa cümlelerle mühim bilgiler vardı. Cahit Yeşilyurt’un yazısı ise yine kitabın sonundaki gibi samimi bir üslup taşımaktaydı.</p>
<p>Kitap bittiğinde bir şiir kitabı okumuş olmaktan ziyade hakiki bir şairle tanışmış olmanın sevinci, şiirlerden bana doğru sızan acıya, hüzne karışıyordu.</p>
<p>Kitaba şeffaf bir yüz geçirdim ve oraya, bana en yakın kitaplar arasına yerleştirdim ama orada durmadı hiç GöğEkin. Defalarca İlhami Çiçek’in çağıran mısralarına gittim. Bir de GöğEkin’den sonra, hiç mümkün olmadığı halde sanki Çiçek ile karşılaştığım, muhabbet ettiğim hissini taşıdım sürekli. Uyku ile uyanıklık arasında, belki Erzurum’da, belki dumanı ve çayı bol bir bekar evinde görüştük sanki… Bunun bir zihin ve his aldatmacası olduğunu bildiğim halde her seferinde böyle düşünüyor, böyle hissediyorum.</p>
<p>şiirin tükettiği hayatlar…</p>
<p>Şairin “yalnızca hüznü vardır kalbi olanın” mısrası gibi, yalnızca aynı şiirin damarına tutunanların anlayabileceği bir durumdur belki de bu, gayrisine tuhaf gelebilir..</p>
<p>İlhami Çiçek, Hüseyin Alacatlı, Nazir Akalın…</p>
<p>GöğEkin, Harflerin Ülkesi, Kanayan Simya… Şairinin diliyle konuşan ve öylece, durdukları yerde dahi “dolukturmaya” yeten üç kitap… Bazı geceler yanlarına yaklaştırmayan, bazı geceler sabahları hüzne bulayan üç kitap… Başka isimler ve başka eserler de var muhakkak; ancak listenin sonunda duran ve hep bana bakan bu üçü.</p>
<p><strong>Hüseyin KAYA</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://s.gokekin.com/tuz-irmagi-bir-kitap-gogekin/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Göğ ekini biçmiş gibi</title>
		<link>http://s.gokekin.com/gog-ekini-bicmis-gibi/</link>
		<comments>http://s.gokekin.com/gog-ekini-bicmis-gibi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 Dec 2007 15:59:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İlhami Çiçek</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın]]></category>

		<category><![CDATA[Arif Ay]]></category>

		<category><![CDATA[Edebiyat Dergisi]]></category>

		<category><![CDATA[İlhami Çiçek]]></category>

		<category><![CDATA[Satranç Dersleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://s.gokekin.com/?p=128</guid>
		<description><![CDATA["ve sabır / olmasaydı / yeryüzünde / bir gün / kalınabilir miydi?" diyen şair İlhami Çiçek ölümünün 17. yılında rahmetle anılıyor.

İSTANBUL- Yazdığı şiirlerinin tılsımını, "yalnız ve yaprakların örtmediği bir elma" kadar çıplak bir gerçeklikle sunan şair İlhami Çiçek'in vefatının]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="dropcap-first">&#8220;ve sabır / olmasaydı / yeryüzünde / bir gün / kalınabilir miydi?&#8221; diyen şair İlhami Çiçek ölümünün 17. yılında rahmetle anılıyor.</p>
<p>İSTANBUL- Yazdığı şiirlerinin tılsımını, &#8220;yalnız ve yaprakların örtmediği bir elma&#8221; kadar çıplak bir gerçeklikle sunan şair İlhami Çiçek&#8217;in vefatının üzerinden tam 17 yıl geçti.</p>
<p>Şair Çiçek&#8217;in yakın arkadaşı Arif Ay, Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi&#8217;ndeki tanışmalarını ve yaptıkları sohbetleri şu cümlelerle anlatıyor: &#8220;O&#8217;nunla 1975 yılında Erzurum&#8217;da üniversitenin kantininde tanışmıştık. Güzdü ve Palandöken&#8217;i karlar kaplamıştı. İçerisi sıcaktı. Kantinde, şiirli bir sohbete dalmış, derslere bile girmeyi unutmuştuk.&#8221;</p>
<p>O yıllarda bir yandan okula devam eden İlhami Çiçek, diğer yandan da Hasankale&#8217;de öğretmenlik yapıyordu. O sıralar edebiyatın sesi soluğu olan ve Nuri Pakdil tarafından çıkarılan Edebiyat Dergisi İlhami Çiçek için bulunmaz bir fırsat oldu. Şiirlerini 1979 yılından itibaren sürekli olarak Edebiyat Dergisi&#8217;nde yayımlamaya başladı.</p>
<p><strong>Satranç Dersleri&#8230;</strong><br />
Okulu bittikten sonra Kırıkkale&#8217;ye tayinini aldırdı. Burada çalışmaya başlayan Çiçek, 1980 yılında ise İstanbul&#8217;a yerleşti. Çiçek, İstanbul&#8217;da bir yandan öğretmenliğine devam ederken, diğer yandan da özgün, niteliği ve içeriğiyle güçlü mısraların yer aldığı şiirler üzerine sıkı çalışmalara girdi. Uzun bir çalışmanın sonucu ortaya çıkardığı Satranç Dersleri, yayımlandığı yıllarda edebiyat çevrelerinde büyük yankı uyandırdı ve olumlu eleştiriler aldı. Çiçek, uzun bir şiir olarak tasarladığı Satranç Dersleri&#8217;ni iki bölüm halinde yayımladı. Ardından da diğer bölümlerini hazırladı.</p>
<p>İlhami Çiçek&#8217;in, gece gündüz şiir çalışmalarını tüm hızıyla sürdürdüğü bu günlerde artan hastalığı yüzünden -dostlarının ifadesiyle- zaman zaman çevresindeki insanları tanıyamaz hale geldiği anlatılır. Hastalığının artmasıyla birlikte dünyanın zeminindeki &#8220;kayganlık&#8221; şair Çiçek&#8217;i giderek daha fazla rahatsız etmeye başladı. Bütün gücüyle kendini şiire veren ve bu şekilde içindeki &#8220;kuşkular&#8221;dan, yeryüzündeki &#8220;yalnızlık gerçeği&#8221;nden ve kederlerden sıyrılmaya çalıştı. Bu arada askerlik için Tokat&#8217;a giden Çiçek&#8217;in burada hastalığı daha da arttı. &#8220;o yüz/ diyor yoruldum-aynalar/ gösterebilir mi hiç- bana sonumu/ nedensiz başladım oyunculuğa/ bitireceğim rastlantıyla- oyunumu/ dostlarım da/ var- intiharlar/ her akşam ıslak- yapışkan/ saçlarıyla girip odama/ paniğimden pay toplarlar&#8221; diyen ve son sözlerini yine şiirine söyleyen şair Çiçek, sessizce ondört haziran günü yeryüzünü terketti.</p>
<p><strong>Yeni Şafak, 14 Haziran 2000</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://s.gokekin.com/gog-ekini-bicmis-gibi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Dalda yalnız bir elma: İlhami Çiçek</title>
		<link>http://s.gokekin.com/dalda-yalniz-bir-elma-ilhami-cicek/</link>
		<comments>http://s.gokekin.com/dalda-yalniz-bir-elma-ilhami-cicek/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 17 Oct 2007 11:55:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İlhami Çiçek</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ne Dediler]]></category>

		<category><![CDATA[Ali Göçer]]></category>

		<category><![CDATA[Fuat Altınsoy]]></category>

		<category><![CDATA[Hamiyet Çiçek]]></category>

		<category><![CDATA[İlhami Çiçek]]></category>

		<category><![CDATA[Letafet Çiçek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://s.gokekin.com/?p=127</guid>
		<description><![CDATA[İlhami Çiçek, 1954 yılında Erzurum’un Oltu ilçesinde doğdu. Babası öğretmendi. Beş kardeşin en büyüğüydü. En çok Latif adlı kardeşiyle anlaşır, onunla oyun oynardı. Altı, yedi yaşlarındayken Latif’le birlikte samanlık damında oynarken saman dökülen delikten aşağıya düştü. Annesi, babası, kardeşleri o gün]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="dropcap-first">İlhami Çiçek, 1954 yılında Erzurum’un Oltu ilçesinde doğdu. Babası öğretmendi. Beş kardeşin en büyüğüydü. En çok Latif adlı kardeşiyle anlaşır, onunla oyun oynardı. Altı, yedi yaşlarındayken Latif’le birlikte samanlık damında oynarken saman dökülen delikten aşağıya düştü. Annesi, babası, kardeşleri o gün İlhami’nin başucundan ayrılmadılar. Annesi Letafet Hanım hem ağlıyor hem de Kuranı Kerim okuyordu.</p>
<p>İlhami’nin uyanması tam bir gün sürdü. İlhami bir gün sonra gözlerini açtı. Ama kendinde değildi. Konuşmuyor, sabit bir yere gözlerini dikiyordu. Kendine gelmesi tam bir hafta aldı. Kendine geldiğinde eski İlhami değildi artık. Durgunlaşmış, ürkek bir çocuk olmuştu.</p>
<p>İlhami okumayı çok severdi. Kitap en iyi dostuydu onun. Halk edebiyatı ilgisini çekiyordu. Sık sık Oltu’daki aşık toplantılarına katılır, aşıkların atışmalarını can kulağıyla dinlerdi. Şiire ilgisinin artması böyle başladı. Ortaokul ikide şiir okuma yarışmasında Faruk Nafiz’in Çoban Çeşmesi şiirini okumuş ve birinci olmuştu. Şiir artık onun için vazgeçilmez bir tutkuydu.</p>
<p>Liseyi Erzurum’da okur İlhami. Artık şiir yazmaya da başlamıştır. Erzurum’da yayınlanan Adımlar dergisine gönderdiği şiiri yayınlanır. Hayatında gurur duyduğu en önemli anlardan biri olur bu.</p>
<p>Liseden sonra Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesine kaydını yaptırır. Halk edebiyatıyla ilgili yaptığı çalışmaları mahalli gazetelerde yayınlanır. Bu yıllarda Divan edebiyatına da ilgi duymaya başlamıştı. Pek çok divan şairinin beyit ve mısralarını ezberden söyleyebiliyordu. Okul masraflarını çıkarmak, ailesine yük olmamak için vekil öğretmenlik yapmaya başlar aynı zamanda.<br />
Üniversiteyi bitirdikten sonra 1978 yılında Kırıkkale Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atandı. Öğretmenliğe devam ederken sık sık Ankara’ya uğramaya başladı İlhami. Burada daha önce şiirlerini gönderdiği Edebiyat Dergisi’ nin çalışanlarıyla tanıştı. Daha sonra bu derginin yazı kadrosunun sürekli bir elemanı oldu İlhami.</p>
<p>Edebiyat dergisine katılması hayatının dönüm noktası olacaktı. Derginin yöneticisi ve sahibi Nuri Pakdil’den sık sık mektuplar alacaktı. Bu mektuplarda &#8220;dayanışma&#8221; adı altında para yardımı talep ediyordu Nuri Hocası. Maaşının çoğunu dergiye yatırırdı İlhami. Parası olmadığında kitaplarını, ansiklopedilerini satar gereken parayı tedarik etmeye çalışırdı. Bazı zamanlar parasız kalır kimseden borç istemeye yüzü tutmaz kardeşi Latif’ten borç alırdı.</p>
<p>Hayatta dört şeye tutkundu İlhami. Bunlar sigara, demli çay, kitap ve satranç. Kırıkkale’de okulunun öğretmenler salonunda dersi olmadığı vakitler rakip bulabilirse satranç oynayarak vaktini geçirirdi. Masasında demli çayı ve dudaklarında sigarası eksik olmazdı tabii. Rakiplerine yenildiği nadirdi. Satrancı iyi biliyordu. Üniversiteden satranç şampiyonluğu vardı. O kadar iyiydi ki oyunda üç hamle sonrasını tahmin edebiliyordu.</p>
<p>İlhami’nin dört tutkusundan biri de kitaptı. Eli boş pek görünmezdi. Bol bol dergi, şiir kitabı okurdu. Ezberi kuvvetliydi. Divan şairlerinin ağır, ağdalı beyitlerini çok rahat ezberlerdi. Bir diğer yeteneği de çok hızlı okumasıydı. Bu beceri çok kitap okumasını sağlıyordu. Aşırı sigara, çay tüketimi, düzensiz beslenme, dinlenmeden gece yarılarına kadar kitap okuma, şiir yazma çalışmaları sağlığını bozmaya başlamıştı. O kadar ki beş, on cümlelik bir şiir yazmak için beş, altı gününe feda eder, o günler zarfında gözü başka bir şey görmezdi. Sinir ilaçları kullanmaya başlamıştı bu yıllarda İlhami. (1979 yılı)</p>
<p>Daha sonra tayinini İstanbul Pendik Lisesine çıkardı İlhami. Bu tayine iki nedenle seviniyordu. Birincisi anne babasının da İstanbul’a taşınacak olması. İkinci ve onun için daha önemli neden Nuri Pakdil’di. O da İstanbul’da oturuyordu. Hocasına yakın olmak, onunla karşı karşıya sohbet etmek fikri ona mutluluk veriyordu.</p>
<p>Anne babasının ısrarlarıyla İstanbul’da evlendi. Eşi Hamiyet Hanım&#8217;la görücü usulüyle evlenmişti. Görgülü, mazbut, güzel huylu bir insandı Hamiyet Hanım. İlhamiyle ilgileniyor,ona her zaman destek oluyordu.</p>
<p>İstanbul hayatı İlhami’yi bir koşuşturma içine sokmuştu. Nuri Hocası sık sık mektup yazarak (ayda en az bir kere) dergi için daha çok “hizmet” yapmasını istiyordu İlhami’den. Bu hizmet için İlhami Kaynarca&#8217;daki iki göz gecekondu evinden çıkıyor Pendik&#8217;te derse giriyor, ders çıkışında Kadıköy&#8217;e, Cağaloğlu&#8217;na, Taksim&#8217;e kitapçıları geziyor, kendi parasıyla (parasının yettiği kadar) raflardaki Edebiyat Dergilerini satın alıyordu. Böylelikle kitapçıların dergi siparişi yapmaları sağlanıyordu.</p>
<p>Bu koşuşturmalı hayat, bünyesini tahrip ediyordu. Başında, tarif edilemez ağrılar oluşuyor, kendini kaybedecek hale geliyordu. İlaçlarının dozunu iyice arttırmıştı. İlaçlar ağrılarını tamamen kesmiyor ama azaltıyordu.</p>
<p>1982 yılında oğlu Abdurahman Nuri dünyaya geldi. Çocuğu ağrılarına bir ilaç gibi gelmişti. Akşamları eve gidince ilk yaptığı iş oğlunu sevip, kucaklamak, onunla oynamak olmuştu İlhami’nin.</p>
<p>İlhami askerliğini daha yapmamıştı. Kısa dönem askerlik için Erzurum’daki Askerlik Şubesine başvuru yaptı. 1983 yılının Mart dönemi için karar aldırdı.</p>
<p>Askere gitmeden bir gün önce Nuri Pakdil’den bir mektup alır İlhami. Dergi için 6.000 TL dayanışma parası istemektedir yine Nuri Hoca. O zaman İlhami 15.000 TL maaş almaktadır. Askerlikte lazım olur diye karısının ısrarıyla bir miktar para biriktirmiştir İlhami. İlhami mektubu okuduktan sonra eşi Hamiyet hanımdan kolundaki bilezikleri istedi. Hamiyet hanım bu talebe itiraz etmeden kolundaki bilezikleri çıkarıp kocasına verdi. İlhami bilezikleri bozdurup dergiye gönderdi. İlhami daha öncede karısının nişan yüzüğünü bozdurup yine dergiye göndermişti.</p>
<p>Ertesi gün birliğine teslim oldu. Askerlik ortamı, sıkı disiplin ruhî ve bedenî yapısını iyice bozmuştu. Bölük komutanı, arkadaşlarının yanında kendisine bağırıyor, küçük düşürüyordu. Yatıştırıcı ilaçlarını düzenli almayı unutuyordu. Düzenli yürüyüş halindeyken birden kafasına bir ağrı saplanıyor, kendinin kaybediyor ve yanlış adım atıyordu. Bunu gören komutanı herkesin içinde hakaret ediyor, bazen de İlhami’yi yürüyüş gurubundan ayırıp refize ediyordu.</p>
<p>Üstlerinin kötü muameleleri sonucu İlhami iyice melenkolikleşmişti. Eğitim molalarında arkadaşları gruplar halinde toplanıp muhabbet edip, gülüşürlerken İlhami bir köşeye çekilip gökyüzüne bakarak hayaller kuruyordu.</p>
<p>Hayallerinde en çok arkadaşlarını görüyordu İlhami. Ali Göçer ve Fuat Altınsoy en çok gördüğü arkadaşlarıydı. Bu iki isim kendisi için çok şey ifade ediyordu. İkisi de Üniversiteden arkadaşıydı. Ali ve Fuat’la Edebiyat Fakültesinin kantinindeki divan edebiyatı sohbetleri yaparlardı. Kendisi Fuzuli’den, Baki’den, Nefi’den ezbere beyitler okur, arkadaşlarının takdirini kazanırdı.</p>
<p>Ali ve Fuat’la kaderleri tekrar İstanbul’da birleşecekti İlhami’nin. Pendik’te hücre gibi küçük bir evde beraber kalacaklardı. Evleri rutubetli, adeta içinden su çıkan bir yer halindeydi ama mutluydular. Üniversite kantinideki edebiyat sohbetlerine yıllar sonra tekrar kaldığı yerden devam ediyorlardı.</p>
<p>İlhami hastalığının artması üzerine Ankara Mevkii Hastanesine sevk edildi. Arkadaşı Arif Ay burada onu ziyaret eder. Yattığı yer hastanenin bodrum katıdır. Bitkin, yorgun bir halde Arif Ay’la konuşur. Bahçeye bile çıkartmadıklarını, kendisini hapishanede hissettiğini söyler arkadaşına.</p>
<p>Mevki hastanesindeki tedavisinden sonra tekrar Tokat’taki birliğine döner. Hastalığı düzeleceğine iyice ağırlaşmıştır artık. Eğitime çıkmıyor, birlik alanının ücra bir köşesine gidiyor, kendini kaybettiriyordu. Arkadaşları onu üstü, başı yırtık, çamurlu, saçları dağınık bir halde buluyorlardı. (Sinir nöbeti zamanı)</p>
<p>Arkadaşı Ali Karaçalı, İlhami’nin bu ağır hastalıklı zamanında ziyaretine gider. Adı anons edilir, arkadaşları ararlar fakat İlhami gelmez. İki saat nizamiyede kalır ve tekrar geri döner.<br />
Hastalığının ağırlaşması, nöbetlerin sıklaşması üzerine Tokat’ta bir hastaneye kaldırılır İlhami. 14 Haziran 1983 günü yine ağır bir nöbet tutar İlhami’yi. Kafasına balyoz darbesi vurulmuş gibi hisseder kendisini. Duvarları yumruklamaya, pijamasının üstünü, altını yırtmaya başlar. Daha sonra pencereye yönelir. Mandalı çevirir ve kendisini beşinci kattan aşağıya doğru bırakır. Hastabakıcılar yetişememiştir. Kan gölü içinde toprakla kucaklaşır İlhami.</p>
<p>Ölmeden bir ay kadar önce Edebiyat Dergisi tarafından şiir kitabı çıkarılır İlhami’nin. Kitabın ismi “Satranç Dersleri”dir. İçindeki uzun bir şiirinden alınmıştır bu isim. Satrancı konu edinen en güzel şiirlerden biridir bu şiir. İlhami bu şiiri için şöyle demektedir: &#8220;Geometrik bir tarih adeta satranç. Yaşama tam denk düşüyor.Y aşam da bir geometridir.&#8221;</p>
<p>Bu dünyadan bir İlhami Çiçek geçti. Hızlı ve sessiz. “<a href="http://s.gokekin.com/sessiz/">Sessiz</a>” adlı şiirinde şöyle der:<br />
her şey eninde sonunda sessizdir<br />
bir günün kırılganlığından<br />
kalan ve tekrar tekrar kırılan<br />
müteellim bir insan sesinin başlattığı<br />
ağlamanın kırı<br />
sessizdir.</p>
<p>dalda<br />
yalnız ve dağılmış bir elma<br />
yalnız ve yapraklar örtmüyor onu<br />
gelen akşama<br />
geçen akşamın içlenmeleri dadanmış<br />
bu kahır sessizdir.</p>
<p>İçinin çıngarlarından yonttuğun<br />
asi bir atbaşı gibi rüyalarının ucunda<br />
umudun<br />
sessidir.</p>
<p>Filistinde akşamüstleri<br />
sessizlik bir file somun gibi.</p>
<p>Bir diğer şiirinin adı “Kesiksiz Hüzün”dür: [Şiirin adı <a href="http://s.gokekin.com/satranc-dersleri-vi/">Satranç Dersleri VI</a> olmalı, H C DOĞAN]</p>
<p>Bu hüznün<br />
mesnevisi yazılmadı<br />
gürbüz tarhlar öldü.</p>
<p align="justify">Şiirde yazılanın aksine O hüznün mesnevisi yazdı. Hüznün mesnevisi, Onun hayatıdır.</p>
<p><strong>Erhan Bay</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://s.gokekin.com/dalda-yalniz-bir-elma-ilhami-cicek/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Ölme çiçeği</title>
		<link>http://s.gokekin.com/olme-cicegi/</link>
		<comments>http://s.gokekin.com/olme-cicegi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 29 Sep 2007 20:51:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İlhami Çiçek</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ne Dediler]]></category>

		<category><![CDATA[Features]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://s.gokekin.com/?p=126</guid>
		<description><![CDATA[Umutla beslenmediği, her şeyiyle kendini sınırsız bir ilerleme çarkı içine hapsettiği, kutsalı tanımadığı ve Tanrı’yı yadsıdığı için erdemsiz olan bir korku çağında yaşamakta olduğumuzu söylüyordu İlhami Çiçek yirmi beş yıl önce. Umut tükenmedikçe güneşin hep yakınlarında kalacağına inanıyordu O. Türk Şiirinin]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="dropcap-first">Umutla beslenmediği, her şeyiyle kendini sınırsız bir ilerleme çarkı içine hapsettiği, kutsalı tanımadığı ve Tanrı’yı yadsıdığı için erdemsiz olan bir korku çağında yaşamakta olduğumuzu söylüyordu İlhami Çiçek yirmi beş yıl önce. Umut tükenmedikçe güneşin hep yakınlarında kalacağına inanıyordu O. Türk Şiirinin içine hüzünlü bir çiçek sunulmuştu ürkek ve durgun ellerinden. Mehmet H. Doğan “umut verici” diye bahsediyordu “umut çullarını” kararlılıkla bağladığı şiirinden. Umut oralarda bir yerdeydi, apaçıktı, uzanılsa tutulacak denli yakındı dizelerinde. Filistin’deydi umut mesela, sessizdi korku çağının suskun insanlarından ötürü gel gelelim. Her şey eninde sonunda sessizdi nitekim. İnsanın en makbul haliydi ağlamak, ama sessizdi o da. Kahır sessizdi sonra, büyüyen; dallanıp budaklanan, bütün kılcalları işgal eden hüzün sessizdi. İnsanlar da sessizdi işte, cesetleri üzerine umut parçaları örtülen çocukların önünde, sessizdi…</p>
<p>1954 yılında, 93 Harbi zamanında Kafkasya’dan Erzurum’a hicret eden bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açar İlhami Çiçek. Henüz 6 yaşında iken evlerinin damından aşağıya düşerek beyin travması geçirir. Geri kalan hayatında beynini insafsızca yoklar bu sarsıntı. Kapanır içine Çiçek, o kapandıkça şiir çiçek açar külbe-i ahzanında. Oltu Lisesi’nde okurken <a href="http://s.gokekin.com/otel-odasi">Otel Odası</a> ile katıldığı Adımlar Dergisi Şiir Yarışmasından birincilikle döner. Serbest veznin yanında Halk Edebiyatı ve Divan Şiirine de düşkün olan Çiçek, Aşık Sümmani ile de şiirleşir. Aynı dönem karıştığı bir kavgada oldukça hırpalanır ve çiçeğindeki kırbaç izleri daha bir göverir. Kırıkkale ve Pendik Liselerinde öğretmenlik yapar, Edebiyat Dergisi’nde şiirleri yayımlanır; Arif Ay, Cahit Yeşilyurt, Necip Evlice, Turan Koç, Ali Karaçalı, Âtıf Bedir gibi isimlerden oluşan seçkin bir arkadaş grubu içinde yer alır. Satranç Dersleri sekizlemesi ile önemli bir başarı kaydeder. Askerliğini yaptığı Tokat’ta rahatsızlığı ayyuka çıkar. Tedavi görmesi için Mevki Hastanesine sevk edilir. İyileştiği sanılarak tekrar askere alınır. Gerçekte tam olarak iyileşmemiş olan İlhami Çiçek, mumaileyh rahatsızlığın pençesinden kurtulamaz ve daha yirmi dokuz yaşında iken Türk Şiirine gözlerini yumar. Merhum şair Cahit Yeşilyurt ‘terhis edilse kıyamet mi kopardı yani?’ diyerek isyan eder bu sorumsuzluğa. Aynı ay tek kitabı Satranç Dersleri yayımlanır. Nuri Pakdil şiir sandığının toprağa gömüldüğünü söyler cenaze töreninde, Cumhuriyet gazetesi iyi bir ozanı kaybetmiş olmanın hicranından dem vurur, Cahit Yeşilyurt korkuyla örselenir; cevap veremez kendisine İlhami Çiçek’i soranlara…</p>
<p>Hüzün teması neredeyse İlhami Çiçek şiirini domine eden en başat unsurdur. Şah için amansızca kurban edilen piyonlar mahzundur mesela. Paul Baumer’in ölmesi ve fakat Batı Cephesinde yeni bir gelişmenin olmaması arasındaki ilişkiler bütünüdür bu. Hüzündür piyonların doladığı uçlarına, şahın kazanacağı zaferler için sürülürken cepheye. Aşk için türlü mesneviler dökmek kabil-i mümkündür ama bu hüznün mesnevisini yazacak bir babayiğit çıkmamıştır İlhami Çiçek’e göre, çıkmayacaktır da. Yalındır hüzün bundan maada, uzanıp giden yatalak çağrışımı gibi kar yığınlarının. Gerçekten bir kalp taşıyan her kişinin sahip olabileceği tek varlıktır hüzün. Yağmalanan tarih, örselenen değerler, insanlığın diz çökmüş olması haksızlıklar karşısında, sessizlik ve uzayıp giden sessizlik bunu gerektirir zira. Bu kesif hüzün istilası karşısında sabra sığınır sürekli; sabırdır O’na göre insanı ayakta tutan, devam etmesini emreden. İnsancıldır hüzün ve aort damarıdır itikat vücudunun. Hüzündür sonra Yakup’u Yusuf’a kavuşturan. Birbirlerinden binlerce kilometre uzakta olmalarına karşın kalplerinde çağlayan ırmak hüzün ırmağıdır. Hüzün asla aktüalitesini yitirmeyen bir epopedir dünyanın her bucağında. Yineler kendini. Vefatından hemen önce yazmış olduğu <a href="http://s.gokekin.com/temalar-ii">Temalar II</a> serlevhalı şiirinde; yalnızlığını boşaltılmış şehirlerle, hüznünü ise üfleyeni kalmamış bir kaval ile betimler şair.</p>
<p>İlhami Çiçek’in şiirlerine payanda olan imajlardan biri de yalnızlıktır. Ebu Zerr el-Gıfarî telmihine başvurur yalnızlığını imlemek istediğinde. Yalnızdır da İlhami Çiçek, yalnız yaşamıştır hisdaşı gibi, Türk şiirinde keskin ve yalnız bir yürüyüştür onunki. Hicranı ile baş başa bırakıldığı karakolun ikinci katında yalnız ölmüştür. Yalnızdır hâlâ şiiri, giremez antolojilere; korkulduğu gibi Ebu Zerr’in sözlerinde, korkulur İlhami Çiçek’in şiirlerinden de. Düşlediği ıssızlık muhayyele ötesidir O’nun. Boyuna yalnızdı şair, geçen yıllara değişen coğrafyalara karşın yalnızdı. Yalnızdı halk içinde, korku çağında yalnızdı. Yalnızlık, korkunç kalabalık olan bir dünyada çıldırtıcı bir yalnızlıktı başında duran. Taşradan şehirlere inmek yalnızlık sağlar insan topluluklarına İlhami Çiçek’e göre. Irmaktan mahrumdur çünkü şehirler, ormanlardan ve leylaklardan ya da. Şehirlerin büyüdükçe kabalaştığını düşünür. Bu kaba ve kalabalık yığın içinde metruk bir kümbettir İlhami Çiçek.</p>
<p>İnsanın yaşadığı çağdan sorumlu olduğunu öne sürmektedir İlhami Çiçek. Gelişen uygarlığın dikenlerinden bizardır. Hem konuşmalarında hem de şiirlerinde bu hususa sıklıkla değinir. Eşya sarasına tutulan insanın bu buhranı aşıyor olduğunu ve Tanrıya olan gereksinimin çığ gibi büyüdüğünü de vurgular. İnanmak istediği budur çünkü. Bu hususta en önemli örneği ise yaşadığı çağı binip ona yepyeni bir hüviyet kazandırmış olan Hz. Muhammed’dir. Ona göre; endişe, umutsuzluk, korku gibi unsurlar sadece dünyada var olan hislerdir. Ve doğallıkla dünyayı önemseyen bireylere münhasırdır ve mutlaka ama mutlaka dünyada kalacaklardır. Çağ yalınkılıç durmaktadır bütün kutsalların karşısında. Yıkmakta, yakmakta, yok etmekte; yok edemediğini ise deforme etmekte ya da unutturmaktadır. İnancı; derin gök resmini unutturmak istemektedir mesela çağ, ye’si biçen gürbüz hamleyi silmek istemektedir insan belleğinden. Sert ve kat’i biçimde reddeder şair çağın arsız isteklerini. Kurunun yanında yaşı da yakar bunu yaparken. Tanrı’nın olmadığı camileri reddeder mesela, yanlış biçimlere sokulmaya çalışılan gülü, gök kasaplığına soyunan gökdelenleri, kentlerin tek yeşil yeri olan parkları dahi reddeder. Boyuna deşer çağın böğrünü şair, çıkarır içine hapsettiği güzellikleri. Azar azar kopan insanı bağlamak istemektedir aslolan bağa. Korkutur ayrıca şair, insanın Allah ile arasına koyduğu maddiyat ölçülerinin azabı gerektirdiğini ve bunun oldukça adil olan bir infaz olacağından dem vurur.</p>
<p>İlhami Çiçek dizelerinde yer yer ahvalini de tasvir etmekten kaçınmaz. Gün kesin biçimde akşamlıdır ve <a href="http://s.gokekin.com/leyla">Leyla</a> gerekli olduğunun ayırtına varamadıkça her şey daha zor olacaktır. Gemisi paramparça olmuştur şairin, ıssız bir denizde yapayalnız kalmıştır ve dostlarını imdada çağırmaktadır Satranç Dersleri’nde. İntihar fikri yoklamaktadır şairi ve bu fikir fazlasıyla yapışkan bir fikirdir şairin zihninde. Peş peşe gelen sara nöbetlerinden, krizlerden, panik yekûnunun hassas bünyesine dağıttığı hafakanlardan bahseder. Son dönem şiirlerine hakim olan imajlardan biri şiddettir İlhami Çiçek’in. Betimlediği şiddet oldukça korkutucu raddelere ulaşmıştır. Âsude ve fakat şiddetli bir yalnız bırakış oldu sonunda yaptığı da.</p>
<p>Hikâye sahasında da kalem koşturan İlhami Çiçek’in bu konuda fazla yetkin olmadığını ifade etmek gerekir. Mütekamil olduklarından kuşkulu olunan dört adet hikâye yazmış ancak bunlardan hiçbirini yayımlamamıştır. Ayrıca yayımlanmak üzere kendisiyle, söyleşiyi yapanın lâ edrî olduğu bir söyleşi de yapılmıştır. İlhami Çiçek hakkında Hece Dergisi ‘Hece Taşları’ adı altında bir dosya hazırlamıştır. Ayrıca şiir, hikâye ve hakkında yazılanların derlendiği GöğEkin adlı bir kitap hazırlanmıştır vefatından sonra. İlhami Çiçek hakkında yazı, anı ya da şiir kaleme alan muharrirler arasında Arif Ay, Cahit Yeşilyurt, İbrahim Demirci, Necip Evlice, Turan Koç, Mehmet H. Doğan, Mehmet Atilla Maraş, Osman Selvi, Âtıf Bedir, Abdürrahim Erkal, Ahmet Oktay gibi isimler zikredilebilir.</p>
<p>“Bu yapışkan yaşam<br />
Bu yokluk yurdu<br />
Senin gibilerle dolu” (Ionescu’nun Yalnız Adam adlı eserinin arkasına yazmış olduğu ve yayımlanmamış olan <a href="http://s.gokekin.com/yalniz-adam">Yalnız Adam</a> başlıklı şiirinden)</p>
<p><strong>Hüseyin Cahid DOĞAN</strong> | <a href="http://renklidergisi.com">Renkli Dergi</a>&#8216;nin 22. sayısında yayımlanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://s.gokekin.com/olme-cicegi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Dili faldır aşkın ey taş!</title>
		<link>http://s.gokekin.com/dili-faldir-askin-ey-tas-2/</link>
		<comments>http://s.gokekin.com/dili-faldir-askin-ey-tas-2/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 25 Sep 2007 22:12:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İlhami Çiçek</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ne Dediler]]></category>

		<category><![CDATA[Ekrem Fatih]]></category>

		<category><![CDATA[İntihar]]></category>

		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://s.gokekin.com/?p=124</guid>
		<description><![CDATA[“Umut kesilmiyorsa dostlarım
Kesip barikatlar yaparak kangrenli gövdemizden
Şurda güneşe ne kaldı”
İlhami Çiçek]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="dropcap-first">“Umut kesilmiyorsa dostlarım<br />
Kesip barikatlar yaparak kangrenli gövdemizden<br />
Şurda güneşe ne kaldı”<br />
İlhami Çiçek</p>
<p>Müslüman dünya görüşünün sarsılmaz kalesi, kirlenmiş çağın küskün çocuğu İlhami Çiçek. 1954 Erzurum-Oltu doğumlu. İlk ve orta öğrenimini Oltu&#8217;da yaptı. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu. Öğretmenlik yaptı. Nuri Pakdil’in Edebiyat dergisi şairleri arasında yeraldı. 1983&#8242;te vatani görevini yaparken yakalandığı amansız bir sinir krizi sonucunda intihar ederek hayata veda etti. Müslüman bir şairin intihar etmesi birçoğunuza garip gelmiş olabilir, ancak onun hayatını okumadan lütfen bu konu hakkında bildik yorumlar yapmayalım.</p>
<p>1991&#8242;de şiirleri, öyküleri ve hakkında yazılanların yeraldığı Göğ Ekin (İlhami Çiçek&#8217; in Anısına) adlı bir kitap yayımlandı. O günden bu yana basılmış bir kitabı maalesef ki yok, çok kadirşinas yayınevlerimiz bir fedakarlık yapıp onun şiirlerini yayınlamasa da elden ele gezen fotokopiler ve sevenleri tarafından açılan bir sürü sitede okuyucularıyla buluşuyor o. İlhami Çiçek’ in şiirlerinde bulacağınız ustalık, hayatı derinden kavrayan, insanın macerasını sorgulayan ve tarihe gönderme yapan imgelerle billurlaşmış ve şair bugün edebiyat uzmanları tarafından son elli yılın en usta şairleri arasında gösterilmiştir.</p>
<p>Şu şiirdeki melodi ve anlam derinliğine dikkatinizi çekiyorum:</p>
<p>o yıllar bir ressam tanırdım<br />
gök çizemezdi<br />
yüksek evler yapardı yitik kadın yüzleri- bir güm<br />
o kentin<br />
-tarihsel bir kenttir-<br />
o çarşısındaki hasır iskemleli kahvede<br />
onu bir cenini çizerken ağlar gördüm<br />
bütün öğeleri belliydi ama neden gözsüz<br />
ama neden bir kaleden artmış kapı tokmağı gibi<br />
ıssız ve dokunaklı<br />
diye sormadım çünkü ben<br />
ağlayanları severim ve güzeldir ağlamak<br />
denebilir ki-<br />
bir insan en çok ağlarken güzeldir<br />
vakit de akşamdı dışarda kar vardı<br />
kar yüzyıllardır alabildiğine vardı<br />
insanlar doğar konardı konar göçerdi<br />
sonra o bütün resimlerini yırttı-<br />
birden kaybolmuştu<br />
arıyor diye duydum bir şeyi<br />
çağın unutturmak istediği<br />
belki derin bir gök resmini<br />
ye&#8217;si biçen o eşsiz kılıncı gürbüz hamleyi</p>
<p>Çok acı çekiyor İlhami Çiçek, kendisini şahsen tanıyan ve arkadaşlık yapanlardan dinledim. Sürekli ağlayan ve düşünce halinde olan bir insan. Ümmetin derdiyle hemhal olurdu, kendi namına tek şeye üzülmezdi diyorlar. Yazdığı dergi nuri pakdilin “Edebiyat Dergisi” ilke gereği reklam almadığı için maddi sıkıntı çekiyor. Pakdil derginin kapanabileceğini söyleyince şair eşinin bileziklerini bozdurup ona veriyor, bu benim aklıma ilk gelen en basit örnek. Tarihe yaptığı göndermeler şiirine apayrı bir boyut kazandırıyor, lütfen şairin tarihe yaptığı anımsatmaları da aklımıza getirerek okuyalım:</p>
<p>ey aşk<br />
elbet başındasındır bela kitabının<br />
ne çok dilin var<br />
gece ki anlamadı<br />
şu anda<br />
o<br />
ibrahim ve ishak<br />
yargıç yok taşı kim atacak<br />
leyla bilmez mi gerekli olduğunu<br />
diye döğünüp duran<br />
gece ki ey gece<br />
o külli aynalar<br />
seni ararlar<br />
ıssız bir hat fotoğrafın<br />
dan sana çıktım<br />
…<br />
kesik kesik solur<br />
avcının elagözlü nesnesi<br />
kaybettiğin divit -kırdır<br />
faniliğindir o ağaç ki<br />
zekeriya onda saklıydı<br />
&#8230;<br />
filistinde akşamüstleri<br />
sessizlik bir file somun gibi</p>
<p>Anlaşılamayan bir insan, ruhu azaplar içinde, öyle felsefik takıntıları yada psikolojik problemleri olan çevresinden kopuk bir insan da değil. Ve nihayet şair sanki kendi sonunu biliyor gibi, ölümü şairce bir seziş diyelim adına:</p>
<p>çağı deştiğimde<br />
o yüz<br />
diyor yoruldum -aynalar<br />
gösterebilir mi hiç -bana sonumu<br />
nedensiz başladım oyunculuğa<br />
bitireceğim raslantıyla -oyunumu<br />
dostlarım da<br />
var -intiharlar<br />
her akşam ıslak-yapışkan<br />
saçlarıyla girip odama<br />
paniğimden pay toplarlar</p>
<p>Onu daha çok tanıyalım, tanıtalım ve sevgisini çoğaltalım. Mekanının cennet olduğuna inanan bir yürekle seni esenliyorum sevgili İlhami Çiçek, Rabbin katında buluşacağımız günün özlemiyle&#8230;</p>
<p><strong><a href="http://cemaat.com/5557/dili-faldir-askin-ey-tas">Ekrem Fatih</a></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://s.gokekin.com/dili-faldir-askin-ey-tas-2/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Hüznün mesnevisi - İbrahim Paşalı</title>
		<link>http://s.gokekin.com/huznun-mesnevisi-ibrahim-pasali/</link>
		<comments>http://s.gokekin.com/huznun-mesnevisi-ibrahim-pasali/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 15 Sep 2007 14:48:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İlhami Çiçek</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Video]]></category>

		<category><![CDATA[Hüznün Mesnevisi]]></category>

		<category><![CDATA[İbrahim Paşalı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://s.gokekin.com/?p=123</guid>
		<description><![CDATA[İbrahim Paşalı'nın sesinden Satranç Dersleri...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[İbrahim Paşalı'nın sesinden Satranç Dersleri...]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://s.gokekin.com/huznun-mesnevisi-ibrahim-pasali/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Koşan düş</title>
		<link>http://s.gokekin.com/kosan-dus/</link>
		<comments>http://s.gokekin.com/kosan-dus/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 04 Sep 2007 08:05:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İlhami Çiçek</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Şiirler]]></category>

		<category><![CDATA[Ceset]]></category>

		<category><![CDATA[Kırbaç]]></category>

		<category><![CDATA[Maske]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://s.gokekin.com/?p=122</guid>
		<description><![CDATA[masken düştü-güpegündüz
pencerende parmak
delik deşik kırbaç kıyı ve duvar
lardan güpegündüz kan]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="dropcap-first">masken düştü-güpegündüz<br />
pencerende parmak<br />
delik deşik kırbaç kıyı ve duvar<br />
lardan güpegündüz kan<br />
güpegündüz sevinç bahçe toy yaprak<br />
çınarın dallara anlattığından<br />
kül - bütün bir ceset gibi<br />
ortada şimdi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://s.gokekin.com/kosan-dus/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Erken ölmek</title>
		<link>http://s.gokekin.com/erken-olmek/</link>
		<comments>http://s.gokekin.com/erken-olmek/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 24 Aug 2007 07:43:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İlhami Çiçek</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Harici]]></category>

		<category><![CDATA[Arkadaş Z Özger]]></category>

		<category><![CDATA[Cahit Sıtkı Tarancı]]></category>

		<category><![CDATA[Kaan İnce]]></category>

		<category><![CDATA[Nilgün Marmara]]></category>

		<category><![CDATA[Ömer Bedrettin Uşaklı]]></category>

		<category><![CDATA[Rabia Bayraktar]]></category>

		<category><![CDATA[Ziya Osman Saba]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://s.gokekin.com/?p=120</guid>
		<description><![CDATA[“Erken giden mintanıyla gömülsün”

Sina Akyol, Arkadaş Z. Özger’in ardından söylemiş bu dizeyi. Mintanıyla gömülmek, savaşta ölenlerle ilgili. Akyol’un bağdaştırmasına bakılırsa, erken giden şairlerin de şiir cephesinde vurularak düştükleri anlaşılıyor. Yani Özger]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="dropcap-first">“Erken giden mintanıyla gömülsün”</p>
<p>Sina Akyol, Arkadaş Z. Özger’in ardından söylemiş bu dizeyi. Mintanıyla gömülmek, savaşta ölenlerle ilgili. Akyol’un bağdaştırmasına bakılırsa, erken giden şairlerin de şiir cephesinde vurularak düştükleri anlaşılıyor. Yani Özger örneğinin şiirin savunulmasında önemli yeri var.</p>
<p>“Şair olmak zarar ömre” demiş Ahmet Erhan. Belli ki şairlikten yana yaralı. Tek dizelik yakınmanın derinliğine inersek soylu bir yalnızlıkla karşı karşıya kalırız. Aynı zamanda yaşamın ilkel yanlarıyla yüz yüze gelen soylu bir aldanmışlıktır bu. Şair, aidiyetsizliğiyle her gün için ömründen yemektedir. Hem yabancılaştırmaya karşı savaşım, hem de yabancılaştırmanın etkilerine karşı – başta dil olmak üzere – dayanma gücü şairi çift yönlü yıpratır.</p>
<p>Şairler hep önde giderler zaten, erken giderler. Çokları aynı yola koyulmuşken onlar dönmüş olabilirler. Erkencilikleri değişim/dönüşüm özelliklerinden kaynaklanır. Duyarlıkları en uçlara taşımak, estetiğin çıtasını üst düzeylere çıkarmak, gibi ertelenmez görevleri vardır. “Durup ince şeyler” bağışlarlar bize. Doğal ki zihinsel bir yolculuktur bu. Harcadıkları beyin enerjisinin haddi hesabı yoktur. Zihinsel yoğunlaşma sürecinde ağrılar sızılar içinde kaldıkları bilinir. Siz yeni bir şiiri kavramaya çalışırken onlar başka bir şiire doğru yol alırlar.</p>
<p>Bir yerde okumuş olmalıyım: Ortalama ölüm yaşı öteki kalem erbabına göre şairlerde daha düşükmüş! 62.5 yıl filan&#8230; Zihinsel yoğunlaşmanın gereği midir bu? Nedendir? Orasını bilemem. Bildiğim bir şey varsa o da şu: Onları anlamakta biraz geciktiğimiz; şiir boyutunda düşünmeyi, kavramayı savsakladığımız, sonra da “Ne kör müşüm?” (Ali Rıza Ertan) diyerek, günah çıkarırcasına şiir tanrısının huzurunda başımızı taşlara vurduğumuz!..<br />
Hele o erken ölümler!.. Nasıl da tarumar eyler bizi. Yunus boşa söylememiş “Göğ ekini biçmiş gibi” diye. Daha söz başakları olgunlaşmadan biçilip yaşam sahnesinden silinivermek katlanılır acı mıdır?</p>
<p>Sahi, erken ölmenin yaşı kaçtır acaba bir şair için? Ergin Günce’nin tanımıyla ‘Gencölmek’in?.. Yirmi mi, yirmi beş mi, otuz mu, kırk mı, yoksa daha yukarısı mı?.. Ender Sarıyatı’nın şiirlerini gün ışığına kavuştururken hep bunları düşündüm. Sonrasında Cemal Süreya’nın “Her ölüm erken ölümdür” diyen sesi çınladı kulağımda, “Üstü kalsın” aymazlığına eklenerek. Aslında “üstü kalsın” kabullenmesinde “Al, verdiğin ömrünü başına çal!” ironisi gizliydi. Şairin daha yapacak işi varsa – aksine bir iki ömür eklenmesi gerekirken - ölümün hiç de yakışık almadığını belirtiyordu. Dahası , Cahit Sıtkı Tarancı gibi birileri yaşamın orta noktasını “Yaş otuz beş yolun yarısı eder” diyerek işaret etmiş, ellilere ulaşamadan terk-i hayat eylemişti dünyadan. Hem de Salâh Birsel’in deyimiyle “şiirin şekerini çıkarırken” ölmenin sırası mıdır? Üstelik şiir yaşının en olgun döneminde?.. Karacaoğlan’ın sitemine ortak olmaz mıyız o zaman “Var git ölüm bir zamanda yine gel” diye?</p>
<p>Şiirin şekerini çıkarmak!.. Burada biraz durmalıyız. Söz başaklarının olgunlaşmasıyla ilgidir çünkü bu. Gencecik dizelerle ortalığı titretirken, amansız bir fırtınanın yaşam hakkına el koyması elbette sitemlere yol açacaktır.</p>
<p>Her şeye karşın şiirin gençliğini kıstas aldım. Cahit Sıtkı Tarancı (46), Ziya Osman Saba (47) ve Ömer Bedrettin Uşaklı (42) gibi kimi şairlerin de erken öldüğü ileri sürülebilir. Dedik ya, her ölüm erkencedir. Ama kabul etmeliyiz ki şiirin belli başlı duraklarından geçmiş, şair kimliğini perçinlemiş şairleri de aynı kapsam içinde değerlendirmek konuyu biraz saptırmak olurdu. Kaldı ki “ununu elemiş eleğini asmış” koşutluğunda 50 yaşın ötesinde ikbal aramak da ilgi alanımızı belirsiz kılar.</p>
<p>Cumhuriyet dönemi erken ölümlerinin nedeni biraz ulusumuzun makus talihine benzer. dört cephede yokluk yoksulluk içinde cebelleşmenin ortamında, sıradan hastalıklar yakasına yapışmış ve alt etmiştir dayanaksız insanımızı. Dolayısıyla şairimizi de&#8230; İlk erken ölümlerin seyrine bakılırsa; Mazlum Kenan Köstekçi, Rüştü Onur, Muzaffer Tayip Uslu gibilerinin yenemedikleri verem illeti daha nicelerini alıp götürmüştür, bilinmez. Zamanla bu ulusal hastalığın yerini kanser alır. Gürhan Sümer, Mustafa Perçin, Cenk Koyuncu, Fatih Mehmet Öztan, kanserle noktalarlar genç yaşamlarını. Elde olmayan ölümlerdir bunlar. Güner Sümer’in deyimiyle “ölmez gibi görünürken ölmek”!.. Aynı şekilde Fatih Mehmet Öztan da uçurumun kıyısında gezindiğini “korkarım / kendimden” kuşkusuyla umarsızca olumluyor.</p>
<p>Yaşam hakkını sonlandıran nedenlerin arasında hatırı sayılır darbelerin de yeri olsa gerektir. Bir deri bir kemik görünümlü Arkadaş Z. Özger’in yurt baskınında yediği amansız dayak gibi!.. Kimilerinse, şuara meclisinden ansızın eksilmelerinin kesin bir tanısı yoktur; ölü bulunmuşlardır sadece! Şiirleri kanamaya devam etse de!.. “yetmiyor suyumuz karanfillere / kanımızı mı kullanıyoruz yoksa” diye feryat eden Bedrettin Cömert gibiler de 70’lerin kanlı ortamında kiralık katillere teslim edilmiştir bile bile. Deniz Feneri’yle göz kamaştıran Behçet Aysan’ın Ortaçağ vahşetiyle Madımak can kırımında yakılması kanıksanacak bir ölüm müdür yüzyılımız için?</p>
<p>Beni asıl üzen asıl neden şu: Güçlü bir solukla şiire başlayanların yaşasalardı nerelerde olacakları konusu , düşündükçe yangın yerine çevirir yüreğimi. Yani Orhan Veli Kanık, Ergin Günçe, Ali Rıza Ertan, Arkadaş Z. Özger, Ender Sarıyatı, <strong>İlhami Çiçek</strong>, Nilgün Marmara, Kaan İnce, Cenk Koyuncu gibi şiirle içlidışlı yetenekli kişiliklerin yaşam eğrisi biraz daha uzasaydı nasıl bir şiiri konuşurduk şimdilerde, hiç düşündünüz mü? Onlar, Türkiye Kadar Çiçek’tiler kuşkusuz. Zamansız savruldular kökleriyle.</p>
<p>Haksızlıklar art arda sıralanabilir:<br />
Evet, “Akşam kavallaşıyor” diyen Şinasi Gündoğdu’yu Anadolu bozkırlarında değil de ortalama bir ömürle kent merkezinde görüntülesek neler değişirdi dizelerinde acaba? Yine “Kanımda süzgün gözlü şeytanlar” dizesiyle anımsadığım İlk sürrealist şairimiz Halit Asım’a aynı şansı tanısak İkinci Yeni’nin başlangıç tarihini biraz daha gerilere almaz mıydık? Garip akımının baş aktörü Orhan Veli Kanık , şiir ortakları Melih Cevdet Anday ya da Oktay Rifat kadar yaşasaydı, hangi noktada nasıl bir şiir anlayışıyla çıkardı karşımıza? Keza aynı şeyleri Yeni a dergisinin şairi olarak akıllarda kalan Ergin Günçe için söyleyebiliriz. Toplumcu-gerçekçiliğin benzerliğinde bireyselleşme uğruna çaba harcayan Arkdaş Z. Özger’le Ender Sarıyatı’nın şiir geleceğini kimler hesaplayabilirdi önceden? Hele her kitabında değişik yönelimler peşinde koşturan, denemekten usanmayan Ali Rıza Ertan’ı!.. <strong>İlhami Çiçek’i de çok yeni hamleler içinde görecektik belki. Nice şair kimliklerini mat etmiş olacaklardı böylece.</strong> Mustafa Irgat’la Nilgün Marmara’yı ters gardlı boksörler gibi algılayıp ironik dizeleriyle belleğimize yerleştirecektik Ece Ayhan örneği. Cemal Süreya’nın “Bir görüntü uzmanı” dediği Haşim Çatış’ı trafik belası yüzünden yitirdiysek, en çok şiir adına yanmamız gerekir. Aynı belayla ansızın aramızdan ayrılan Abdulkadir Bulut’un ölümüne “Yakımlar” dayanmaz. Sözgelimi Cenk Koyuncu bu denli kolay yok olmamalıydı ortadan. Aykut O. Antmen ‘sevgi’ sözcüğünün altını çize çize metafizik tatlarla oyalamalıydı bizi şiir yelpazesi içinde.</p>
<p>Hayır hayır, büyük bir haksızlıktır bu; zekası ve yeteneğiyle göz kamaştırırken olması gerektiği yerde olamamak! Hele hele kimileri tümüyle değerbilmezliğin gadrine uğramışlarsa, ince eleyip sık dokuyan haliyle taşları yerli yerine koyan birileri çıkıp gelmemişse pek yamandır halleri!.. “Ne söylerler ne bir haber verirler” gayrı. Öyle değil mi? İntihaller, aşırmalar cabası!.. Hem unutturmak, hem de çalıp çırpmak!.. Erdemsizliğin daniskası!.. Bunun çok özel bir araştırma konusu olduğunu belirtmeliyim.</p>
<p>Ya müntehir şairlere ne buyrulur? Onlar hiçbir olasılık hesabına sığmazlar; akıl sır ermez yitikliklerine. Duyarlıkları bıçak ağzı ışıldar. Tinsel gelgitlerin ortasında kimi zaman dışlanmışlığın, kimi zaman içe kapanıklığın aykırı boşluğunda salınan varlıkları yaşama meydan okurcasına çeker pimini intihar bombasının. Nilgün Marmara örneği “yaşamın arka bahçelerini görmek” yeterlidir bu ivecenlikte. Özetle yaşanılıp geçilmiştir her şey. Hiç de umurları değildir onların sıkı sıkıya uyduğumuz kurallar, alışkanlıklar, günübirlik dünyalık telaşlar. Çoğunlukla birbirlerinin izleyicisi olurlar. Yani S. Plath’in seyir defterinde yazılanlar, Nilgün Marmara’dan sonra “Yaşamın neresine saklanmalı ozan / ya da nasıl saklamalı yaşamı” ikilemine düşerek“Şubatta Saklambaç”ı tasarlayan Zafer Ekin Karabay için de geçerlidir. Saklanmak ya da ele geçmeyip ani bir refleksle yok olmak, hatta infilak etmek!.. Can Tanyeline sorarsanız, “ölümü bekliyorum” durağındadır her zaman. Kemal Taştekin daha da ileri giderek, “ülkem yok, kahır benim” gibi tümüyle baskıcı bir atmosfer çizer. Soysal Ekinci’nin politik ve içsel yalnızlığını da göz önüne alırsanız, körpecik yaşamların intihar eğilimini derinliğine duyumsayabilirsiniz. Ölümü böylesine olağanlaştıranlar ne yapsalar uyum gösteremezler dış dünyaya. Kirlilik, eğretilik , bayağılık pençesini geçirmek isteğinde ise iki arada bir derede çırpınıp kalırlar Özge Dirik örneğinde görüldüğü gibi. Kesinlikle böylesi bir dünyaya ait olmamak gerektiğinde birleşirler içsel hesaplaşmalar sonucunda. Burada kırılma noktasını bilmek değil, o noktayı duyumsamak önemlidir. Ölümle lades tutuşarak alışılmışa meydan okumak, duyarsız-sığ kalabalıklar karşısında önemsiz görüneni önemli kılmak!..Orada yatan sevgi açlığını, paylaşımsızlığı, içtensizliği, “Tanrı ölümdür” ( Gülsün İlgün ) serzenişindeki çıkmazlığı, aşk bağlamında sahipsizliği, bir de taşkın zekâyla yalnızlığa gömülen anlaşılmazlığın boyutunu kendine yenikliğin denklemiyle eşitlemek gerekir. Ayrıca ‘intihar’ olgusunun son yıllarda çoğalışına dikkati çekmek istiyorum. Sistemle insan arasındaki köprüler tümüyle atıldı mı acaba? Her geçen gün dünyayı yaşanmaz kılan sosyal etkenlerin arasında yabancılaşmanın payı hangi boyutlardadır, hiç düşündünüz mü?.. Cenk Koyuncu’nun “şairler bütün cinayetlere tanıktır” dizesini irdelersek katlanılmaz bir kişilik çatışmasına doğru gideriz. Hemen her gün cinayet işlenmektedir insanın doğallığı yüz geri edilerek. Özgürleşme ve uyum sorunu birbiriyle çatışır. Rabia Bayraktar, “En güzeli aşk ve şiir” diyerek doğal olanı işaret etse de idealleri uğruna kurban gittiği açıktır. Levent Atalay’ın ölümü bilgimiz dahilinde değil. Ancak sağlığında “yıldızları çalınmış gök gibi içim” demişse, yalnızlığının boyutları hakkında uzun uzun düşünmemiz gerekir. Şair, daha fazla dayanamaz ‘yaşam’ diye sunulan abuk subukluğa! Tasarladığı, inceden inceye biçimlediği dünya ile çakışamadığı anda kıyameti koparır. Sistem adına sürdürülen rezilliklerinin onu daha fazla kuşatmasına ve yok etmesine izin veremez. Yepyeni bir dille karşı durur, meydan okur, en azından sistemin bir parçası olmamak için kendi sonunu hazırlar. İnatla ve kararlılıkla yapar bunu.</p>
<p>Kimi ölümlerse en güzel aşk öykülerini bile kıskandırır. Tıpkı Rodos’la Cenk Koyuncu’nun art arda yitiklikleri gibi! Şiirle nikahlanan iki genç ömrün birlikteliği en parlak yıldızları ışıltısını bile geride bırakır. İzninizle burada küçük İskender’in dramatik vedasını paylaşmak istiyorum: “Belki yalnızca siz ikiniz şiirdiniz, biz geride kalanlar hikâye.”</p>
<p>Ölüm olsun, intihar olsun; genelinde gözden kaçmayan bir çağrı var genç ölenlerin ölümle özdeş tutumlarında. Ölümü bekleyen, arzulayan dizeler bırakmışlar geride bile bile. Ölümse o aralıktan içeriye sızmıştır sanki. Örneğin, Ergin Günçe, “ölüm alışsın artık bize” (Gencölmek) derken, Behçet Aysan durup dururken, “ sen bu şiiri okurken / ben belki başka bir şehirde ölürüm” öngörüsüyle sanki Sıvas’lardaki sonunu yakınsar önceden. Sarıyatı’ya sorarsanız, “pazarların taşıyamadığı bir ölü”dür. Engelli yaşamı ölümle noktalanacağını bilen Kemal Kale ise, “Sevincimi kimler yağmaladıysa / Gövdelerine çakılsın genç tabutum” ilenciyle kargışlar kısa yaşamını. Rodos, “yüzme bilmeyen bir deniz kızı”dır zaten. ‘Mavi Çocuk’ adıyla bütünleşen Güner Güneş, hem şiirinde hem de günlüğünde erken bir ölümden söz eder.</p>
<p>Oysa iyimserlik ustasıdır çoğu. Çünkü şiirin birincil işlevi iyimserliktir. Gerek Rüştü Onur’un “Memnuniyet”i halinde, gerekse Orhan Veli Kanık’ın “Dalgacı Mahmut”luğunda, her türlü iniş çıkışlarına karşın dünyayı yaşanılır kılma çabası vardır. Böyle olmasaydı 60’ların kanlı eylemleri içersinde “pencereyi kapama / gök dolabilir içeri” diyemezdi Arkadaş Z. Özger. Keza Ali Rıza Ertan da onca kırımın ortasında “Gülle Büyüyecek Adı” yüceltmesinde bulunamazdı giderayak. Dahası Abdülkadir Bulut, kardeşliği ve paylaşımı öne çıkaran terli haliyle“Bana bir gömlek dikebilir misin sen / Üstünde zeytin ekmek yenmiş / bir topraktan” diye soramazdı can dostuna.</p>
<p>Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Kimi şairler hâlâ kuşakdaşlarının ilgisiyle kitaplaşmayı bekliyorlar. Şiirleri dergi yaprakları arasında varlığını korusa bile özgeçmişlerinden haber yok. Örneğin Refik Durbaş’la Özkan Mert’in arkadaşı Levent Atalay’in doğum ve ölüm tarihlerini yakın dostu A. İhsan Yakut’un yardımıyla ancak mezar taşından öğrenebildim. Evet, o şimdi İzmir’in Karabağlar Mezarlığı’nda yatıyor. Şükür ki mezar taşıyla olsun belirlenen bir adresi var artık. Ender Sarıyatı’nın mezarı ise yok ortalıkta. Ölümünden 24 yıl sonra basılan kitabı o görevi de üstleniyor. Özge Dirik’in de dosyası kitaplaşmalı artık.Müntehir şairlerden Güngör Rona’nın şiirlerine erişemedim ne yazık ki! Genç yaşında akciğer yetmezliği ile aramızdan ayrılan Aykut O. Antmen’in şiir dosyası Kozmik Çekirdek kitaplaşmayı bekliyor. Bir başka üzüntüm de şair Adnan Azar’ın F. Mehmet Öztan’ı tanımasına karşın, onun için hazırladığı özel dosyayı bulamaması oldu. Böylece Öztan’ı, sanki yüzyıllarca önce ölmüş bir şair gibi yüreğim burkularak çalışmamın sonuna almak zorunda kaldım.</p>
<p>Bilgiler eskiyor zamanla. Hatta başkalaşıyor. Acı da olsa doğruyu öne çıkarmak olanak ölçüsünde kaynak kişilere yönelmek gerekli. Örneğin Rabia Bayraktar’ın intihar biçimini bizzat Şairler Yaprağı’nın kurucusu Nedret Gürcan’a ulaşarak öğrendim.</p>
<p>Cumhuriyet dönemiyle sınırlı tutulan bu kanamalı antolojiyi hazırlarken (Kanamalı diyorum, çünkü şairler kanamaya devam ediyorlar) ‘şairlik’ payesinin neye göre verildiğini merak ediyor olmalısınız. Bunun tek ölçütü dergilerdir kanımca. Öncelikle şiirin dergilere düşen gölgesinden hareket ettim. Dergi mutfağına uğramayan kitapları belirleyici kılmadım .Yazım eskiliğini ise aynen korudum. Yine de ‘şair ’kimliğinin çok fazla abartıldığını sanıyorum. Ne de olsa belli-belirsiz izlerin toplamı bu kitap. Tıpkı zamansız bir faciada telef olmuş erken ölümlü bir aile gibi. Bulabildiğimce, ulaşabildiğimce&#8230; Onlar ilk kez bir araya gelmenin şansıyla gülümsüyorlar. Onlara bu bahtiyarlığı çok görmeyelim. Yine de erken ölümlerden çok erken şiirlerin yakıcılığını başat kılalım. Ah’lı vah’lı vicdani mızmızlıklarımızı bir kenara bırakalım!</p>
<p>Hem size bir şey anımsatmak istiyorum: Zaman varken şairlerinizi seviniz!</p>
<p>Onlar sizi çok sevmişlerdi çünkü!</p>
<p>Bir ilk kitap heyecanı içinde oluşan kusurlarımızı, eksikliklerimizi sonraki baskılarda gidermek amacıyla&#8230;</p>
<p>Şiirle kalınız.</p>
<p><strong>Ahmet GÜNBAŞ</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://s.gokekin.com/erken-olmek/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kaçmak isterken vuruldu</title>
		<link>http://s.gokekin.com/kacmak-isterken-vuruldu/</link>
		<comments>http://s.gokekin.com/kacmak-isterken-vuruldu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Aug 2007 07:41:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İlhami Çiçek</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adanmış Şiirler]]></category>

		<category><![CDATA[İsmet Özel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://s.gokekin.com/?p=119</guid>
		<description><![CDATA[Gök gürledi
Canı sarsılmadı şimşek çakışından
Ve yağışlar dilinden döküleni epritemedi
Sert esen poyrazın dayattığı siliklik]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="dropcap-first">Gök gürledi<br />
Canı sarsılmadı şimşek çakışından<br />
Ve yağışlar dilinden döküleni epritemedi<br />
Sert esen poyrazın dayattığı siliklik<br />
Ağustos sıcağı gerekçesiyle pelteleşme<br />
Dilsizlik sağırlık çolaklık körlük<br />
Mızrak değdiremediler güzelim gövdesine<br />
Değiştirilsin aniden coğrafya dersinde konu<br />
Kaçmak isterken vuruldu.</p>
<p>Burukluk enginine düşsek kalfadır aradığımız<br />
Yücelik katlarına çıksak gözleri yakan yazıt<br />
Kıt<br />
Vurulduğunu bilmesek<br />
Daha da kıt kalırdı hakkında malumatımız<br />
Oydu dalgınlık arastamızdan belli belirsiz<br />
Belli belirsiz belki utangaç geçiveren karaltı<br />
Göz göze geldiğimizde bize düşen yutkunuş<br />
Paydoslar çalkantısından yara almamış çehre<br />
Türkçe konuşmasıyla hayranlık uyandıran<br />
Duruşu çocuklara örnek olur diye korktuğumuz<br />
Kanamayı durdurmak için gerek duyduklarımızın ilki<br />
Neye acıktığımızı tek fark eden oydu<br />
Kaçmak isterken vuruldu.</p>
<p>Tarihten kopmuş yaprakları sığaya çeken hançer<br />
Denk getirilmiş bütün şeylerin kırbası<br />
Kırbacı kötülükten zevk çıkaranların<br />
Neyi ihmal ettiysek utanmamıza sebep<br />
Bize bundan böyle onu hep<br />
Yakınımızda peyda olan hışırtı<br />
Yakınlık yakınmalarımızda kopan tel<br />
Bize bundan böyle hep onu hatırlatacak<br />
Çalılar aşk acısı çingeneler<br />
Ondan aldıkları komutla<br />
Tecavüz tadı yaydılar ortalığa<br />
Vitrinlere mitralyöz<br />
Kaldıysa inek fışkısı neonlu lambalara<br />
İşini tek koluyla görürdü<br />
Tek koluyla eziyet ederdi sakız çiğneyen erkeklere<br />
Çiğ renkleri tek koluyla canından bıktırtırdı<br />
Boştaydı, bizi kollamak üzere boştaydı öbür kolu<br />
Kaçmak isterken vuruldu.</p>
<p>Cesedinin savcılıkça görüldüğünü söylediler bize<br />
Rafta matlup kataloglu kayda geçen cansız bedeni<br />
Cansız ama kim hele bir<br />
Canlanma furyası açılsın onsuz edecek<br />
Her an itirafı gereken şeymiş gibi kalacak akıllarda<br />
Yüz yıkar saç tarar diş fırçalarken<br />
Giyinirken buluşur karşılaşır vedalaşırken<br />
Neden uğramaz oldu bize artık sorusu<br />
Kefeyi ağdıracak ciğeri gerdirecek<br />
Düştüğü yerin tozuna bulanmış karnındaki kıllar<br />
Dizlerine kadar ıslak kollarında tırnak izleri var<br />
Bu bir elmas kol düğmesi tekidir ki yelek<br />
Astarına teyellenmiş bulundu<br />
Kaçmak isterken vuruldu.</p>
<p>Kapandı mahremiyetine kapanıp yere düştü<br />
Kan yok işte kan çekilmiş meleksi çehresinden<br />
Kül gibi benzi gövdesinin görebildiğimiz yerleri külrengi<br />
Kaçı aklındaydı acaba annesinin tembihlediklerinin<br />
En küçük kardeşine en son neyi vaat etti<br />
Fütursuz ömürler kısadır bilmez miydi<br />
Bilmez miydi herkesten iyi bunu<br />
Kaçmak isterken vuruldu.</p>
<p>Ey pazarlıkçı dul kadınların dillerindeki yapışkan!<br />
Ey kusurları tadat edip vakit öldüren tembel amcazadeler!<br />
Ey gişelerin önünde sabırsızca bekleşenlerin bahanesi!<br />
Ey gövdelerin pişmanlığı!<br />
Ey en çürük meyvesi dünya dillerinin!<br />
Bayramın hamursuzu!<br />
İftar vaktinin kuşkusu!<br />
Haçın dumuru!<br />
Kaçmak isterken vuruldu.</p>
<p>Yetti yokuşların yarılandığı saatte hatırdan çıkarıldığı<br />
Endamını ilginç bulmak yetti kilosunda esrar bulmak<br />
Yazın kumsalda el yapımı kunduralarını görmek<br />
Kışın ayağında sandalet omuzsunda harmani<br />
Yetti alelusul yetti ayaküstü yetti baştan savma<br />
Yetti saydamlığın inkarı<br />
Her kıpırdayan şeye ateş etmek emri alan nemrutun<br />
Silahından fırlayan kurşun değil<br />
Beklentisindeki asit öldürdü onu<br />
Kaçmak isterken vuruldu.</p>
<p>Bakakaldık bakakaldık bakakaldık bak gücümüz<br />
Sessiz kalmakla ıssız kalmak arasına sarkıtıldığımız kadarmış<br />
Yıldızların zillerini çaldıramıyoruz karanlık bastırınca<br />
Acı gün yasa kesiyor vurduramıyoruz güneşe gongunu<br />
Bir sevişme fasılasından santur imal edemiyoruz<br />
Dolunay imbiğinden damıtamıyoruz bir çalpara<br />
Bizi sarmış bizi sarmış bizi sarmış baştanbaşa mucizesizlik<br />
Ferman okuyan kölenin yan tarafında mahcubiyetinden<br />
Kıvrılmış son sayfanın ütüsünde hiçbir keramet yoktu<br />
Kaçmak isterken vuruldu.</p>
<p><strong>İsmet Özel</strong></p>
<p><strong>Kaçarken Vuruldu&#8217;nun İlhami Çiçek&#8217;e atfen yazıldığına dair bir söylenti var. Bu ihtimal bile Kaçarken Vuruldu&#8217;yu buraya almama yetti.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://s.gokekin.com/kacmak-isterken-vuruldu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>
