Çiçek toplantısı

İlhami Çiçek’in babası Sn. Kemal Çiçek, annesi Sn. Letafet Çiçek, eşi Sn. Hamiyet Çiçek ve oğlu (andacı) Abdurrahman Nuri Çiçek’le 10 Mayıs 1997 Cumartesi gecesi Küçükyalı’daki evlerinde İlhami Çiçek’i konuşuyoruz:
-Olanca mahcubiyetimi cesaretimle bohça edip geldim. Kapıyı yüzüme kapatsanız yeriydi. (Estağfurullah, aşkolsun sesleri) Ama İbrahim Hakkı’nın mirasından hisse almış evlerde, görülüyor ki vefasızlara bile yer var.
Bu güzel insanları kaç yıldır görmediğimi itiraf edersem, bu, dayanışma kültürüne karşı bir küfür ve bir cinayetin ifşası olur. [Vurgu bana ait, H. C. Doğan]
-Bizi, indirdiği uçurumda uzunca bir süre beklemeye alan şok bir ölümdü onunki. Çıkıp gelemedik. Ne diyeceğimizi bilemedik, halen de bilmediğimiz gibi.
İlhami Çiçek’i günde birkaç kez aklıma getirmeden geçirdiğim gün olmuş mudur?
Bana biraz, ne birazı bol kepçe İlhami ağabeyi anlatın n’olur diyorum ve kurgusuz, intizamsız, içtenlikli, kronoloji ve söz sırası gözetmeden konuşuyoruz. Ertesi gün oturup kağıda dökebildiklerim aşağıdaki gibi:
Hamiyet Çiçek:
-İlhami kanepede uzanmış kitap okuyor, Nuri de altı aylık, halıda oynuyor. Kovaları doldurmak için kömürlüğe gittim. İlhami çocuğa bak, dedim. Kayınvalidem gelmiş bu arada, bakmış ki ikisi de uyumuşlar, çocuk yerde, İlhami elinde kitapla kanepede. Çocuk yükünü almış, o gece sabaha kadar dik tuttu bizi.
Nuri, hiç olmazsa babasını tanıyacak kadar büyümüş olsaydı.
Kemal Çiçek:
-Tercan posta müdürü arkadaşımdır. İlhami lisedeyken yaz tatilinde orda çalışsın istedim. Müdüre dedim ki bu işin yevmiyesi neyse sen iki mislini ver İlhami’ye, yarısını ben veririm; yeter ki çalışsın biraz, pişsin, hayat tecrübesi olsun. İlhami’nin dengini bağlayıp gönderdik.
Letafet Çiçek:
-Giderken bir sürü nevale hazırlamıştım, börek, pasta, dolma gibi. O kadar da yalvardım, almadı yanına. Acından ölmüş oralarda; bir gece yarısı uyanmış, çantasına bir daha bakmış acaba annem bir yerlere koymuş olabilir mi diye. Narin çocuk, ordaki yemekleri yiyememiş. “Mercimek çorbası getirdiler, içinde taş olsa ayırırsın, kum doldurmuşlar anne!” demişti döndüğünde.
Kemal Çiçek:
-Bizim müdür bakmış İlhami ne kazmaya yanaşıyor ne küreğe. Güne aç başlıyor akşama aç devrediyor. İlhami demiş, sen iyisi mi işçilerin yevmiyesini tut, muhasebe işlerine bak. Bizimkinin karnı aç, nereye bakacak. Sonunda müdüre demiş ki: “Şu benim dengimi ola bırakın, ben orda bekler giderim.”
Hamiyet Çiçek:
-Ali Göçer’le Fuat Altınsoy’un Pendik’te kaldıkları hücre gibi bekar evi nerdeyse ikinci adresiydi. Rutubetli bir yerdi, su çıkıyordu sanki evin içinden. Mutfaktaki çöp faciası ayrı mesele. Birgün İlhami orda yeşil kadife ayakkabı görmüş, bunlar kimin diye sormuş. Göçer’in mi, Altınsoy’un mu? Göçer’e göre ayakkabılar siyahmış. Meğer, ıslak ıslak bırakılmaktan, evdeki feci nemin de yardımıyla küf bağlamış güzelim siyah kadife ayakkabılar. Çocuklar bu evde hasta olacaklar, der dururdu İlhami.
Rahmi Kaya:
-O evi biliyorum. Mutfaktaki çöp faciası evin diğer bölümlerini de tehdit ediyordu.
Letafet Çiçek:
-İlhami’yi son yıllarda o günkü kadar mutlu görmemiştim. Pendik’te çocuğuyla birlikte oturan bir hanım öğretmen arkadaşının yanına gitmişlerdi ailece. O gün orada ne konuştularsa çok huzurlu bir dönüşleri oldu. İlhami kucağında Nuri’yle bizim evin önünden tırıs geçti. Hamiyet çok gerilerde kalmıştı. Boyu uzun değildi ama nasıl da hızlı yürürdü; koşmazsanız yetişemezdiniz.
Hamiyet Çiçek:
-Çok kıskanç bir eşti İlhami. Sabah ve akşam banliyö kalabalığı içinde beni korumak fikri ve telâşından yorgun düşerdi. Bunun yanında, “evlilik benim için ikinci plânda kızım, kusura kalmayasın ha” derdi arada bir. Dergiye maddî ve manevî plânda yeterince katkıda bulunamadığını düşünür ve çok hırçınlaşırdı. Erenköy’deki aylık görüşmelerden ve Nuri Pakdil’den aldığı mektuplardan sonra ve şiir yazdığı sıralarda özellikle çok gergin olur, beni duymazdı bile.
Askere gitmeden bir gün önce Nuri Pakdil’den mektup gelmişti: kültürel dayanışma için 6000 lira isteniyordu. O zaman maaşımız 15.000 lira ve askerlik için hazırlık yapmayı düşünüyoruz. İlhami kolumdaki bilezikleri gösterdi, çıkarıp verdim, bozdurup dergiye gönderdi. Daha önce de alyansımı satıp dergiye yatırmıştı.
Rahmi Kaya:
-Evde büyük tüp bitmiş, para yok. Ben de alyansı bozdurp tüpçüye telefon etmiştim.
Kültürel dayanışma dediniz de, Ankara’da Akabe Kitabevinde çalıştığım sırada sizi ziyarete gelmiştim. İlhami ağabey evdeki İslam Ansiklopedisi ciltlerini göstererek “bunları Ankara’ya götür, sat, dergiye yatır” demişti. Ben de öyle yaptım, 20.000 liraya satmıştım 1982′de.
Kemal Çiçek:
-O kadar hızlı okurdu ki şaşırıp kalırdım. Bana yukarıdan aşağıya doğru okuyormuş, başını sallıyormuş gibi gelirdi.
(Kemal Amca ve Abdurrahman Nuri, yatsıyı kılmak için ayrılıyorlar, biz devam ediyoruz.)
Hamiyet Çiçek:
-Birgün geç saatlere kadar oturduk, sonra gidip yattım. İlhami sabaha kadar otudu mu yoksa uyuyup uyandı mı bilmiyorum; güneş doğmadan önce gelip kaldırdı beni, “Hamiyet, kızım kalk güneşin doğuşunu seyredelim” diye. “Hele bir bak şu renklere,” diyor, bir yandan da gaz veriyor. “Hamiyet kalk, kalk sana kahvaltı hazırladım.” Hiç kalkasım yok. İlhami sabahın köründe ne iş, diyorum. Neyse, kalktık çaresiz. Kahvaltı dediği de, ocağa suyu koymuş, demlememiş bile. Bir de buzdolabından bir iki tabağı masaya çıkarmış o kadar.
Letafet Çiçek:
-Hamiyet’in annesi babası Erzurum’dan gelmişler ziyarete. Tedirginim, İlhami gereken ilgiyi hürmeti göztermez de, bizi de mahcup eder diye. Biraz nasihatta bulundum çekinerek. Ama korktuğum başıma gelmedi. Öyle memnun öyle mutlu ayrıldılar ki. Çok sevmişler İlhami’yi. Ölümünden sonra kayınvalidesi bana “İlhami’yi sen doğurdun ama ateşi bizi yaktı” demişti.
Hamiyet Çiçek:
-Sıradan, günlük, rutin işlerde İlhami’yi göremezsiniz, her işi çevreden birilerine kibarca ihale ederdi. Bunu öyle bir şirinlik içerisinde yaaprdı ki gocunmazdı kimse. Günlük işlere harcayacak ne parası ne zamanı vardı. Bazen acil alışverişleri babam (Kemal Amca) yapardı. Son derece cömertti. Maaşını dayanışma, kitap-dergi, yol paraı derken, hesapsız, plânsız ve oldukça erken bitirirdi.
Kendi işlerine karşı ücra ve serin duran İlhami, arkadaşlarının bir işi oldu mu hiç üşenmezdi. Bir arkadaşın evi taşınırken, canla başla çalışmış, belini ağrıtmıştı. Eminim bizim ev taşınsaydı, mahallenin çocukları için bakkalı boşaltır, bir kenarda kitap okurdu. Askerlik bitiminde daha rahat bir çalışma odasının olabileceği, kaloriferli, geniş bir eve taşınacaktı.
(İlhami Çiçek’in andacı, mahzun ve yürekli Abdurrahman Nuri gidip yatıyor.)
Kemal Çiçek:
-Evin önüne kömür yıkılmış, kömürlüğe taşınacak. İstiyorum ki İlhami kendisi halletsin bunu, mahsus yardımcı olmadım. Bir an gelip baktım, çocuklara bakkaldan çikolata, şeker, birşeyler almış, taşıma işini de yıkmış onlara, evde kitap okuyor.
Yolculuğa çıkarken, yanına yiyecek birşey öldürsen almazdı. Askerlik işlemleri için Erzurum’a giderken çantasına birşeyler koymak istedim, kabul etmedi. Zoraki fındık içi ve kuru üzüm koydum çantasına. Yolda otobüs bozulmuş ve saatlerce yolda kalmışlar. Hemen bir çantayı taramış ve onları gömüş. Yolcularla birlikte yemişler.
Hamiyet Çiçek:
-Babamın ev eşyası üzerine küçük bir dükkanı vardı. Birşeyler almışız ama para vermemişiz. Babam evde eksik ne görmüşse getirmiş koymuş sağolsun. Sonra dışarıdan başka şeyler de almış. Birgün İlhami’nin borçlarını listelemiş, getirdi bana. “Bu listeyi ver o herife, ödesin borcunu” dedi. Listeyi ve mesajı ilettim İlhami’ye. Başladı tatlı tatlı köpürmeye.
“Kızım biz bu kadar eti ne zaman yemişiz?”
“Bu kadar peyniri, yoğurdu, balı niye aldı ki! Biz ona al mı dedik?”
“Şu mutfaktaki halıfleksi, girişteki yolluğu topla götür kızım. Dükkanda kimse yüzüne bakmıyordu, getirdi serdi buraya.”
Kemal Çiçek:
-Bunu İlhami’ye muziplik olsun diye yaptım. Hani biraz ev sorumluluğunu paylaşsın, evin ihtiyaçlarını görsün, gelirini biraz daha dengeli kullanabilsin diye. Ama bu plân da tutmadı.
Bazen iyilik olsun, katkımız olsun diye yaptığımız işlerden dolayı da fırça yerdik ya da fırça yediğimizi işitirdik. Bir defasında ayakkabılarını boyamıştım akşamdan, sabah kalkmış bir ton söylenmiş, meğer lacivert ayakkabıları siyaha boyamışız.
Hamiyet Çiçek:
-Bir defasında da benim siyah çizmelere kahverengi boya sürmüştün baba!
(Kemal Amca, kalkıp yatın, diyor, belli ki sabah namazını riske atmak istemiyor, gidip yatıyor. Biz mutfağa geçip söyleşimizi sürdürüyoruz.)
Letafet Çiçek:
-Mutfakta kurban eti vardı. Hamiyet’e kolaylık olsun diye yardım ettim. Kemikleri sıyırdım, et makinesinde kıymalık çektim. “Anne sen n’aptın? Bunlar kıymetli et, nasıl kıydın? Biz bunları bifteklik, pirzola, vb. ayırıp, güzel güzel yiyecektik. Kıyma lâzımsa gider kasaptan alırsın” diye söylenip durdu. Biftek, pirzola yapacağından değil. Bu serzenişleri öyle tatlı yapardı ki gücenmezdik hiç. Evin içini tiyatroya çevirirdi.
Çok narin çocuktu, çok! Üstüne titrerdim. Her gece süt ısıtıp bırakır, kontrol ederdim işmiş mi diye. “Oğlum sütün soğudu”, “Oğlum sütün.” Ama duymazdı bile.
Öğretmenliği yaptığı ilk iki sene Kırıkkale’de yalnız kaldı. Zihnime takılıp durur, keşke yanında olsaydık diye. Çok narin çocuktu, çok!
(Gece ikiye doğru salonda albüm taraması, İlkokul çağlarındaki İlhami. Ortaokuldaki kasketli İlhami. İlhami arkadaşlarıyla piknikte. Burada siyah gömleğinin üçgen yakalarını ceketin üzerine almış, saçlar dağınık ve bıyıkların ucu yakalarını gösteriyor: Anarşist İlhami. Burada Nuri bir yaşında. Burada Nuri ortaokula başlamış. Bu, birlikteki son fotoğrafımız, son görmemizin fotoğrafı.)
Söyleşinin bütünü bu değil elbette. Bütünü olsa bile, İlhami Çiçek bu değil elbette. İlhami Çiçek’in eşşiz eşine, yılın değil yılların annesine, Nuri’yi nasıl büyüttüğünü, Nuri okula başlarken neler duyduğunu, Tunceli’de geçen yıllarını, gece yarısı uyanıp Nuri’nin üstünü örterken ve sonrasında neler hissettiğini soramadım bile. Sorsam anlatabilir miydi? Anlatılabilir miydi? İşin ucunda İlhami Çiçek olunca… İlhami Çiçek’e eş olmak kolay mıydı? İlhami Çiçek’siz olmak kolay mıydı?
Rahmi Kaya



Leave a Reply