“hişt dostlarıma şunu haber ver
denize açıldım
ve gemim parça parça oldu.”
İlhami ÇİÇEK
1978 yılının Nisan ayı mıydı? Öğle sonrası, saat 15:00 sularında mıydı? Dersten mi çıkmıştım? Öğretmenler Odası’na girdiğimde ilk kez gördüğüm birini takdim ettiler. Yeni gelen öğretmenlere gösterdiğimiz alışılmış protokol davranışlarına uygun bir biçimde, elimi uzattım. Sarp yüzüme iyi gidip gitmediğinden hep kuşku duyduğum zorunlu bir gülümsemenin soğuk maskesini takıştırıp “Hoş geldiniz. Adım Cahit Yeşilyurt. Fransızca öğretmeni” diyebildim. Her zaman yaptığım gibi, usulca yakamı sıyırıp bir sandalyeye ilişmeye, sigara ve çay ekiyle çeşnilendirmeye can attığım o dört başı bayındır uzletime gömülmek üzereydim ki, ‘tanışma töreni’ni yarıda bıraktığımı ayrımsayarak sonunu getirmek için bekledim. Gri ile kahverengi arasında bir rengi olan, önü özenle iliklenmiş takım giysisinin münzevilik imgesi gibi duran kalıbı içinde, benekli güvercinler denli ürkek ve saygılı bir eğimle sağ elini uzatırken, pürüzlenen sesini açmak amacıyla sol elini sakınarak sıkılmış bir yumruk biçiminde ağzına götürüp yutkundu: “Memnun oldum. İlhami Çiçek. Edebiyat öğretmeni.” Diye çabuk bir ritim ve yumuşak bir ses tonuyla sıraladı sözcükleri. Davranışım soğuk gelmişti galiba, rüzgârda yan yatan bir tüy gibi eğilerek, şöyle bir duraksayarak ekledi; “Arif Ay’ın size selamı var. Ben sizi dergideki şiirlerinizden tanıyorum.” Öğretmenler odasının dumanlı, dağınık ve oldukça taşra taşılları üfüren muhalif havasında, ortak bir yan bulmuş olmanın bir denli sevinciyle koluna girdim ve kuytu bir köşeye değin öylece yürüdük. (Sanırım böyle oldu) Kırıkkale Lisesi’ne yeni atanmıştı. Babası öğretmen emeklisiymiş, ailesi de Ankara’ya yerleşmeyi düşünüyormuş. Bu nedenle başkente en yakın yer olarak Kırıkkale’ye yaptırmış tayinini. Kısaya yakın orta boylu, ince buğday rengindeki bir yüz ortasında hafifçe eğimli bir burun, ince dudaklarının pembeye çalan uçuk renkli kıvrımı üzerinde eril bir toplam gibi duran şık bıyıklar. Oldukça kısa kesilmiş favoriler ve başının yanlarından kırpılmış yukarıya doğru genişleyen kumral saçların biçimlendirdiği sevecen bir baş figürü. (Bir ara gençler arasında ‘Travolta biçimi saç’ adıyla moda olan traş biçimiydi sözünü ettiğim). Hepsinden önemlisi, hüznün yaka-paça ettiği kişilere özgü, iki ürkek kuş tüneği gibi göz yuvalarına yerleşmiş iki kahverengi göz ve gözler altında belirsiz sürme izi örneği halkalar ortasından hep uzaklara kayıp giden uçan bakışlar. Belleğimin bana bir oyunu söz konusu değilse, işte belirgin çizgileri içinde İlhami ÇİÇEK. Akşamüzeri dersten çıktıktan sonra, gelip geçenlerin yüzünde, kendilerine karşı bir meydan okumanın gerekçelerini arayanların ısırgan bakışları arasından süzülerek, bahar yelinin kanımıza çevik gençlik deprenişleri boşaltan fıskiyelerine gerdiğimiz bordalarımızla kalabalıkları yara yara ilerleyip Sultan Sofrası’na gittik. Birlikte akşam yemeği yedik. Bir ara gecikmiş Sokrat gibi yanımıza yaklaşıp, mantık oyunlarıyla insanları apıştırmaktan tat almasıyla ünlü Süreyya Kahraman (lokantanın sahibi ve Kırıkkale’nin renkli siması) yanımıza yaklaştı. Kendisine İlhami’yi tanıştırmıştım. Yemek boyunca üçlü bir konuşma geçmişti aramızda, ne ki ‘replikleri’ hatırlayamıyorum şu anda.
İlhami, sesinin saygı ve güzellik yayımlayan tınılarını aynı ölçülülük içinde sürdürerek sorduklarımıza kısa ve entelektüel cevaplar vermişti. Önceden otelde yer mi ayırtmıştı? Bizden bir kuşak büyüklerin ‘konuk evi’ olarak tutup şark usulünce döşediği, sonraları, Salih Yağlı, Ömer Güzey ve benim kirasını ödeyerek ara sıra baba evi kaçkını arkadaşlara, uzaktan gelen ani konuklara sığınak işlevi gören ‘konuk evi’ne (hemen mi, yoksa ertesi gün mü?) götürüp yerleştirmiştim İlhami’yi. Sanki yüz yıllık dostmuşuzcasına kaynaşıvermiştik hemen. Hayatımın o dönemine değin böylesine hiç yaşamadığım, birkaç önemsiz sinir sürtüşmesi ayrık tutulmak kaydıyla, tökezletmeden sürdürebildiğim iki yıl sürecek olan bir birlikteliğin başlangıcıydı bu.
Konuk Evi’nin zilini çalınca, aralanan tül perdesinin arasından çoğunlukla İlhami’nin yüzü görünür, biraz sonra ahşap merdivenlerde patırtılar çıkararak yaklaşan ayak sesleri duyulur, genellikle mavi ve bol pijamasının içinde uykusuz geçirdiği gecenin dumanlı silueti gibi duran haliyle, hemen caddeye bakan kapının önünden gelip geçenlerin görmesinden sakınarak kapıyı yarı açar, çok kısa süren ayrılık anlarında kendisini yıllarca uzak kalmışçasına özlediğimden, ok gibi dalardım içeriye. “Yahu neredesin sayın Yeşilyurt. Özledim seni” diyerek, gülerek karşılardı beni. Yıllarca üstünden geçen ayakların anısıyla bel vermiş tahta merdivenleri tırmanıp sofaya çıkınca, anlamlı ve benim huysuzluğumun kabul edilebilir yanlarına dokunan tebessümüyle, elini girmememi ima eder bir biçimde önüme gererek “Bir saniye sayın Yeşilyurt” der, ben öbür odalarda gezinirken odasındaki sağa sola saçılmış kitapları, sigara izmaritiyle dolup taşan kül tablalarını el çabukluğuyla toparlar, odayı bir düzene sokar, coşku ve dostluk dolu bir sesle “Buyurun sayın Yeşilyurt. Oda görüşlerinize hazırdır!” diye çağırırdı. İçeriye girip bir köşeye kurulurken ağzı genişçe açılmış bir mizah tiryakiliğiyle gülerek:
- “Yahu ne ‘Ezazil’ adamsın. Ödüm patlıyor senden!” diye takılırdı bana. Katıla katıla gülerdik. Genellikle bu tür tatlı sataşmalarında, hoş bir Erzurum şivesiyle telaffuz ederdi sözcükleri. Kendisi Erzurum’un bir kasabasından olduğunu söylemişti. Ne ki yöresel özellikleri yok denecek kadar azdı. Bilirdi benim dağınık ortamdan sıkıldığımı, her gelişimde benzeri sahneler geçerdi aramızda. Sonraları, birkaç hafta içinde bende yerleştim ‘konuk evi’ne. İki yıl birlikte kaldık.
Hep okurdu, dalgın gezer, düşünür, uzaklara bakardı boyuna. Anatole France’ın ‘Edebiyat Hayatı’ adlı kitabında “Kitap Batı’nın afyonudur” deniyordu, çokça aşırı biçimde okuyanların afyon yutmuş gibi yaşadıklarını belirtiliyordu. Biraz da bu yoğunlukla örselenmiş bir zihin, aşırı bindirildiğinden son derece gerilmiş bir duyarlık vardı İlhami’de. Önceden keşfedemediğim nice yazarı, nice ozanı o tanıttı bana. Asaf Halet Çelebi bunlardandır. İnsan onuruna son derece riayet ederdi. Hem de sayrılık ölçüsüne varan bir titizlikle. O kendi deyimiyle “azaldı/halk içinde yüzdeki ben gibiler” diye çerçevelediği ender kişilerdendi. Muhalif bir bakış bile incitebilirdi kendisini, o denli duyarlıydı. Ölçüye sığmayacak kadar cömertti: Sıkı mıydı O’nu bir adam geçebilmek ödeme yarışında! İkinci yıl sonuna doğru, Edebiyat Dergisi’ne şiirler verdiği ayların ertesinde sağlığı iyide bozulmaya başlamıştı. Gece gündüz çalışıyordu. Bu çalışmaların sağlığının bozulmasını etkileyen bir özelliği olmuş muydu acaba? Günlerce birkaç şiir üzerinde, üstelik yalnız kalmayı kendisi yeğleyerek çalışmıştı. Bir ara bana “olmuyor” demişti, “yapamıyorum!” diye kendini suçlar biçimde konuşmuştu. Yazdıklarını zorla elinden alarak, birden tadına varamadığımdandır herhalde, üstünkörü “güzel” demiştim de beğenilmediği sanısıyla üzülür gibi olmuştu. Dergide çıkınca şiirleri, Turan Koç övgüyle söz etmişti bana. Bense, geç tadına varanlar arasına düşmüştüm şiirlerinin. Yıllar sonra ‘Satranç Dersleri’ adlı uzun şiirini yeniden okuyunca, gördüm ki usta bir şair, devleri bile göçürecek çılgınlık azmanı bir acı duruyordu karşımda! Her zamanki doğal olgudur. Kişi, çok yakınındakini hemencecik anlayamıyor. Kimilerini anlamak için yüzyılların gerekmesi gibi…
Şiirlerinden anlaşıldığı gibi, içini kemiren bir kuşku (?), ara sıra gelip çullanan ve O’nu hücrelerine kadar vehim depremlerine uğratan acı, yalnızlık, kader karşısında duyulan hiçlik ve yitme duygusu, intihar saplantıları, yaşamanın anlamsızlığı gibi temel öğeler iç yaşamının bilinmeyen yanlarını dışa vuruyor. Bunu kendi dizeleriyle birlikte izleyelim.
Yalnızlık:
“O şimdi
dışlanmış bir taş olarak
karlı kış gecelerinde
acılı bir genç şairin her geçişte
hüznüne tanık olduğu
metrûk bir kümbet denli müşahhas
aşktır –ve o
ne rahîm bir yürüyüştür gecede”
Anlaşılmazlık Duygusu:
“(ben daha çok taşları mı anlıyorum nedir
ve nedir taş-
çakmaktaşı satranç taşı
sapan taşı göktaşı)”
Aykırı Durumuna Çağın, Bir Durum Alış ve Konumlama:
“tanrısız tecimevlerini caminin hemen önündeki
ana caddedeki aykırı kadın salınışını
yanlış konumunu gülün evlerde bahçelerde
ve hatta parklarını bile bu taş mekânın
reddetmek gerekiyor”
Acı ve Kuşku:
“çağa çıktığımda
kan –çoğalan bu sûret ve kendini
ta içerlerde bir yerin üşüyor- duymuyorsundur
yinelenir durur –şu sanki ne diye- akşam ki
dönüp nefsini içine tuttuğun yüzündür
senin yüzün –paramparça
bölük pörçüktür
şu kuytu kalabalıkta
ivedi ve kirlisarı
dişiliğini kullanıyordur kuşku”
İntihar Gel-gitleri:
“dostlarım da
var –intiharlar
her akşam ıslak- yapışkan
saçlarıyla girip odama
paniğimden pay toplarlar”
Kesiksiz Hüzün:
“bu hüznün
mesnevisi yazılmadı
gürbüz tarhlar öldü”
Kader Karşısında Duyulan Hiçlik Duygusu:
“oyunda oyun oynatan başka
oyuncuların yem diye attığı –pat
asla yoktur
ve yalnız
koca bir yenik vardır ortada
koca bir güz oynanan
göstermelik bir sonoyunuydu
aldandın”
19980’den sonra görevini İstanbul’a aldırıp, ailece yerleştiler oraya. Üç yıl ya da biraz artık yaşadı İstanbul’a taşındıktan sonra. Kısa dönem askerliğinin son günlerinde, komutanları (her kim ise) teçhizatını almış, kendi başına gezinmekteymiş. (Hasta olduğunun ayırımına varmışlarmış, ma’lülen terhis etseler kıyamet mi kopardı yani?) Gittikçe nükseden bunalımının ardından karşı konulmaz bir biçimde parlayıveren kader flaşları, ve “…baş dönmesi/UÇURUM!”
Yıllardır, konuşmadım İlhami üzerine. ‘Don’ ancak çözüldü diyebilir miyiz? Amacım “ölülerinizi hayırla yâd ediniz” buyruğuna uygun davranış, anısına saygımı dile getirmekti; en çokta acımı. Bir şiir değinisi, ya eleştirisi yazmak değildi amacım.
O saf Anadolu insanı tipinin harika örneklerinden biri olan muhterem babası Kemal Bey, İlhami’nin küçüğü aydınlık dolu Lâtif Çiçek ve zarif Hakan Çiçek (adı bu muydu?) ne haldeler acaba? Allah (c.c.)’ın rahmeti gazabını geçmiştir. Bağışlanmasını diliyorum.
27 Haziran 1987 tarihli Zaman gazetesinde yayımlanan, arkadaşı merhum Cahit Yeşilyurt’un yazısı.