‘ve sabır
olmasaydı
yeryüzünde
bir gün
kalınabilir miydi?’
ŞEHİR! TAŞRA! DAĞ! MİNARE! KUBBE! KALDIRIM! ANA CADDE! ARABALAR! DÖRT DUVAR! GÜNEŞ! FLORASAN! KUMAR MAKİNALARI! DAR! AÇIK! SADE! OTELLER! TOPRAK! SU! KADIN! ERKEK! ANNE! DEDE! İNSAN! TORUN! YAPIŞKAN SIFATLILIKLAR! YAKIŞMALAR! YAKIŞTIRMALAR! ALIŞMAK! kuşku kuşku KUŞKU ! KORKMAK! İRKİLMEK ARADA BİR..VARSA ELDE KALMIŞ BİRKAÇ ANIMSAMA!…!!!…Hepsini birbirine ulayan, birbirinden geçiren ‘hulasa geçen ZAMANdır’!
“SINAV”
Kent kurdular… ölesiye sinsi, o kadar aleni; öldüresiye fark edişleri..duyuları alınmış mı kalındı? Sorulmadı mı hiç sorgulanmadı mı? Sorulunca cevap alındı mı? Alındıysa bir şeye yaradı mı?
Bir mesire…
Bir yaşlı adam!
Bir beyaz taş oyuncusu!
Atını savunmaklı bir son oyununda sessiz yürüme yürüme YÜRÜME cehdi! Kuşkudan sıyrık bir tedirginlikle,‘ nice güneş batışını yerinde görmüş boynunu ‘ uzatarak sürdürülmeye direnen kıvrak oyun dalgınlığında..
Güller açtıkça, yılları açıp kuyusunda tuttu onu! Çekti çıkarmadı! Korur gibi merhem gibi! Yol gibi gül oldu elleri adamın! Her mevsim bir kare, her açış bir hamleyi dört boğumdan düşündürttü ona! Der gibi;
“..
reddetmek gerekiyor kimi taşları ve şeyleri
sözgelimi sapan taşını
- o göz çıkarır sadece –
ortadaki gökkasabı gökdeleni
tanrısız tecimevlerini caminin hemen önündeki
ana caddedeki aykırı kadın salınışını
yanlış konumunu gülün evlerde bahçelerde
ve hatta parklarını bile bu taş mekanın
reddetmek gerekiyor
..” der gibi..
başka adam
aynı zamanda
sürüklenip gidiyor önüne çıkan her şeyle.. alışılmışın en hat safhasında, kaypak ilişkilerin en doruğunda, her şeyin; hani içi boşaltılmış, hatta kaldırılmış; yerine karışık, tanımsız renklerle, anlamsız şekiller konulmuş, o hiçbir şeyin tam göbeğinde, içinde onulmaz kuşkuyla yuvarlanmaları.. kaçış kaçış KAÇIŞ…atını kaybetmiş bir oyuncunun bırakmalık oyunu oynanan…hep piyonlarını harcar…’yerine göre birer tufan’ olanlarını , ‘içlerinde sürekli birer vezirin mahzunluğu’ olanlarını dümdüz sürer çaprazlarına, karşı çağırış hamlelerinin! İçinde insanlığına dair anımsama kırıntıları ara ara.. artık “ruhunuz her şeye hazırdır” diyebilen bir acı farkındalık..irkilmeden ya da irkintilerinin acısını suretinde tutmadan içsel ama sadece içsel bir karşı konumlanma.. der gibi:
“..
(çağı deştiğimde
o yüz
diyor yoruldum- aynalar
gösterebilir mi hiç- bana sonumu
nedensiz başladım oyunculuğa
bitireceğim rastlantıyla – oyunumu
dostlarım da
var – intiharlar
her akşam ıslak – yapışkan
saçlarıyla girip odama
paniğimden pay toplarlar)
..”
bir adam..
bir baba..
bir dede..
dargın kalmıştı..küskün kalmıştı…gelene kapısını kapamadan ,ama kapanınca dünyasına, kapısı az sayılıca çalınan olmuştu..torununun oğluydu bunlardan en hakikatlisi, toydu..temizdi daha..küçük dünyasında kocaman sorularına yanıtlar edinmişti gül bahçesinde dedesinin..
adam susuşunu sırtını dönüşünü hiç sorgulamamış değildi… elli sene ne de çabuk geçmişti… bu sürede en başından beri neler olmuştu? “Yalnızlık - somut konumuna göre yalnızlık, yoksa yalnız duymazdı kendini – sezgilerini alabildiğine inceltmiş, bileylemişti. Avlusuna küçük bir çiçeklik yapmıştı bu ara. Sofada gezinirken ya da inip çiçekleriyle uğraşırken, onları severken durup uzun uzun düşünürdü, günün her anını cabadan yaşıyormuşçasına bir değerlendirme telaşıyla, acelesiyle, düşünülmedik, yapılmamış bir şey bırakmamak endişesiyle.
Sessiz bir gülümseme yerleşiyor dudağının iki kenarına sessiz bir protesto olarak. Yalvarma ve korku makamında durarak.” Ben yok olmakta yokum.. eriyip gitmekte yokum.. kaybetmeyi ve unutmayı protesto ediyorum diyen bir sükut.“..kim umutsuz bir beklemeden ibaret sanır bu ömrü dolduran protestoyu? Beklemek.. evet bekliyordu.” Arada bir eskileri anımsıyordu..evet hiç dışarılara çıkmıyordu ama evini çardağından kentin aşağılarında binaların yükselişini görebiliyordu.. onlar eskilerinde savaşmışlardı.. değerleri vardı.. o isimleri aynı, içleri değişip gelmişler şimdiye, belki de…”…,ne uğruna savaşmışlarsa sanki savaşla onu ortadan kaldırmak istemişler gibi bir sonu olmuştu, kimsenin beklemediği bir şeydi bu ama gene de çok insan farkında değilmiş gibiydi bunun ya da sanki herkes kafir olmaya teşneymiş gibi, bir kendisi fark etmişti gerçeği, bir de asılan birkaç arkadaşı, şimdi biliyor ki asılan arkadaşlarının uğruna asıldıkları şeyler de bugünkü insanların anlayabileceği şeyler değildir ve anlamazlar ve kendileri de bir kez daha asmaya kalkışırlar ama onlar yani asılanlar yani savaş verenler kendilerini asan insanlar kurtulsun diye savaşmışlardı ve asıldıkları şeyler için savaşmışlardı, bunu kim anlayabilir, kim? Kim?”
Hasret..
Söylenmeli:
“çağı binip
cübbesinden kara süvariler çıkaran
o beyaz taş oyuncusunu nerde bulmalı
tutup üzengisinden öpüp koklamalı”
düşünüyordu…
“anlat
apaçık olanı
gecedir halk
etinin önünde anlam
katledilmiştir
vardın söylemezler otlar
çok sütun düştü
nice bir taş
ne zamana yetiştin
aykırı sür
çalka
de ki ey at kıskacı kabaran
ateş almış ve ey at kıskacı
diye bağırarak
o oyuncu oynadığında seni
konuş benimle
sana hizmet danışayım”
Düşünüyordu..çünkü ötekiler; bizlik olmayanlar büyüyüp genişledikçe, yer tuttukça her şey iyiye gidiyormuş gibi bir sanıyla yaşanıyordu.. ama bunlar için savaşılmamıştı..”tuhaf bir kader” di..kaçmıştı.. asılmamıştı yaşıyordu…bunun acısını büyük sorular ve cevaplarla, yaşıyor gibi yaşıyor gibi yaşamayanlardan kaçarak yaşıyordu…kaçmışlığını sorguluyordu habire.. ve ki bununla nereye kadar gidebilecekti..bir gün, anlatmaya anlamaya çıktı…elli sene sonra…
Adam şehrin göbeğinde sürdürüyordu oyununu aynı esnada.. başka başka kentler kentlilikler arasında zahiri bir yabancılık yaşamadan..her şey ve herkes ve her hal birmiş gibi…korkularıyla kuşkularıyla..
(adam ki çıkmıştı aynı esnada..)
“çağa çıktığımda
kan - çoğalan bir suret ve kendini
ta içerlerde bir yerin üşüyor – duyumsuyorsundur
yinelenir durur – şu sanki ne diye – akşam ki
dönüp nefsini içinde tuttuğun yüzün
senin yüzün – paramparça
bölük pörçüktür
şu kuytu kalabalıkta
şu yalnızlıkta
ivedi ve kirlisarı
dişiliğini kullanıyordur kuşku
lüks oteller gibi kuşku
kuşku”
adam çıktı bir sabah namazına, camiye yollandı torunuyla birlikte.. yürürken çok zorladı hafsalasını..olmadı… girdi cemaatin içine inanası gelmedi..durdu.. düşündü sordu..kurdu..dalgın dalgın kaldı… şimdi bir hamle gerek ruhuna, kalbine ki..kalbi vardı yaşlı adamın…yalnız kalbi vardı…kıldı namazını.. dinledi vaazı..
sonra..
öte yanda aynı anda o hiçli oyun sürüyordu o öteki adamın hayatında…
…çook ötelerinden hani taa içlerinden de sesleniyordu;
“taşlar sürüldüğünde
kaleyi buyruksuz düşündün mü kişi
demek ki bütündür sallantıda
demek ki gök de anlaşılmaz bir biçimde ölü
cinayetler de yeryüzüne paramparça dağılmıştır
aşk ve umut dağılmıştır
koygun bir gece gibi günü kaplayan
sevgilinin gözlerindeki
zeytin siyahını
o oylum oylum kabarık şiiri
kaplayan
bir şeyse buyruksuzluk
taşlar sürüldüğünde
alıp kişiyi kayalara çarpar buyruksuzluk.”
Diye seslenerek sürdü yaşlı adam taşını..
Sağlam duruşu sanki;
“intikam içli bir marştır gerçekte
bir ara ses aygıtını yırtarak çıkılırdı
o şimdi
dışlanmış bir taş olarak
karlı kış gecelerinde
acılı genç şairin her geçişte
hüznüne tanık olduğu
metruk bir kümbet denli müşahhas
aşktır – ve o
ne rahim bir yürüyüştür gecede”
anlamadılar…dinlediler…hani ‘acaba?’ diyenler olmadı değil içlerinde ama sanki adam yabancıydı.. sanki eldi adam onlara..nece konuşuyordu.. haklıysa bile bu nasıl bir haldi.. şaşkındılar.. dinlediler.. irkildiler anlayabilenler kıyısından bucağından…sonra kovulmalı bir götürmeyle götürdüler adamı..
gidişinde…
“azaldı
halk içinde yüzdeki ben gibiler
eldeki siğile
çıbana – etin yumuşak bir yerinden sökün eden –
döndü halk ve cüzam ne gün yürüdü
ve hep bir yaprak değil miyiz ki
bir zaman yarıp çıkmak serüveninde
özdalımızı
topu topu bir mevsimi yaşarız işte
müşa’şa’ bir sonbahar figüranıyız
hepimiz de
ve cüzam ne gün yürüdü sormalı
değil mi ki ebabil
adil
bir infazın adıdır
ve insan
- ne şu ne bu –
iyi oyunundan
sorulmayacak mıdır”
adam kentte kaçarak ve ki kaçarak öyle ki;
“yürümenin dışında bütün eylemlerin adı
kaçış kaçış kaçıştır”
sürdürmekteyken oyununu bir gazetenin kıyısındaki seksen yaşında hapse atılan adamın haberini okur…
“artık anlaşılmıştır günün akşamlılığı
kesin mat yok
iyi oyun vardır sadece
ve satranç aslında dalgınların oyunudur
dalgının ölüm karşısındaki sükuneti
düşmana
ölümün dehşetinden korkuludur.”
ve ertesi gün ya da biraz sonra gazete çöpe atılacaktır.. korku ve kuşkularına bir ilmek daha atılarak.. bir şeyler atıştırılmaya gidilecektir.. trafik lambalarında durulup, üstüne üstüne süren otobüs şoförüne küfredilip, ışıklı vitrinlerde insanların varlıklarını sergileyerek çağırmalarının önünden geçilip, bir masaya oturulup, herhangi bir garsona sipariş verilecektir.. duyulmak istenmeyecektir üzerinde, o kısacık haberin. biraz kafaları meşgul edecektir.. biraz iç kıvılcımlanmaları çakılıp alevlenmeden sönüverecektir.. çünkü korkulmaktadır..
“yazı ebediyen vardır
- oradaki göçük
içerideki dehşet
pusudaki bungu
kıyım mahzen kan –
çok kandil kırılmış – sanki geç
her şey için – niçin
ertelenir sanır insan her şeyi
öyle sanır – yeniden han
o ölümsüzlük gibi mutantan
taş – düşmüş
vardır – orada nasılsalar öyle apaçık
kırıktırlar”
…:
“..Ben yaşlandım artık, ölümü bekliyorum, ölüm nedir biliyor musun?önünde sonunda çalacağımız tek hakikat kapısı, bizi bir yaradan var, yaradanın emriyle gene kendisine dönüşümüzdür ölüm, bir daha ölmemek üzere dönüşümüzdür ona.
Nasıl döneceğiz ona, diye sorar çocuk.
Şu çiçekleri görüyor musun? Kurumuşlar. Bunların renk renk açıldığı mevsimi hatırlıyor musun? Şimdi yok işte onlar, ama sahiden yok mu?
Öyle mi oluyor, diye bakar çocuk.
Gününü değerlendirmeye bakacaksın.. günün nasıl değerlenir, bak anlatayım: şimdi ömrünü bitmiş say, ömrün bitmiş de sen yalvarmış, yakarmışsın, sana gözyaşların için cabadan bir gün daha vermişler.. işte şu anda da o bir tek son günün içinde bulunuyorsun.. işte o son günde ne yapacaksan, her gün onu yapacaksın.
O zaman bu bahçede gezinmem ki, der çocuk.
Ne yaparsın ya?
Ağlarım.”
GÜL YETİŞTİREN ADAM (Yazar : Rasim Özdenören)
SATRANÇ DERSLERİ (Şair : İlhami Çiçek)
Tûba SAVRAN