Atını uçurumlara süren çocuk: İlhami Çiçek (Latif Çiçek ile söyleşi)

Atını uçurumlara süren çocuk: İlhami Çiçek (Latif Çiçek ile söyleşi)

İ. Eryiğit: Evet sayın Çiçek, -tabi şu anda duygularınızı geçmişe yöneltiyoruz ama biz de o duyguları üzülerek paylaşıyoruz. İsterseniz rahmetli İlhami Çiçek’i tüm yönleriyle tanıyan bir insan olarak görüşlerinizi alalım.

Latif Çiçek: Öncelikle teşekkür ederim; vefatının üzerinden 16 yıl geçti, 17. yıla giriyoruz, dostları olarak hatırlanması, anımsanması beni çok memnun etti. Efendim şimdi, Ağabeyim İlhami Çiçek, ortaokul ve lise yıllarında şiire başlamış, ölünceye kadar da bu emeğini titiz, ince bir yapı ustası gibi işlemiş bir şairdir. Yaşadığımız bölge (Erzurum, Oltu, Söğütlü) halk edebiyatının güçlü dayanakları olan bir bölge. Zaten biraz da aşık geleneği var. Ağabeyim bunların etkisinde kalmıştı o yaşlarda. Şiire ilgi duyması aşık edebiyatına ilgi duymasıyla başladı, denilebilir. Bunu eğitimiyle belirli noktalara getirmeye çalıştı. Üniversitedeyken Adımlar dergisinin açtığı bir şiir yarışmasında birinci oldu [Bahsi geçen şiir Otel Odası adlı şiirdir, H. C. Doğan]. Dergah yayınları bünyesindeki Hareket dergisinde, daha sonra da Nuri Pakdil’in yönettiği Edebiyat dergisinde ürünleri yayınlandı. Yani bunlar bilinen şeyler. Bunlara ek olarak: bir defa şiire, sanata bakışı mevcut anlayışların dışındaydı. “Şiirin yüzde doksan sekizi bilgi, emek, işçilik; yüzde ikisi ilhamdır.” derdi. Dikkat edilirse şiirlerindeki kişiler özne değildir. Böyle birebir, hakim anlayışa göre aşk, sevda şiirleri değildir. Kişilerüstü yani tamamen toplumsal, toplumu özne olarak alan şiirlerdir. Tabi en verimli olması gereken dönemlemlerde bir hastalığa duçar oldu. o hastalık iflah etmedi, 83 yılının Haziranında 29 yaşında vefat etti. Allah rahmet eylesin… Rahmetli Cahit Zarifoğlu ağabeyi severdi, sayardı, sanatına saygı duyardı. Çünkü biraz önce Rasim ağabeyin anlattıklarından bir eşleştirme yapmaya çalıştım kafamdan, mizaç olarak benziyorlar birbirlerine. O da içine kapanıktı. İçinde sürekli gelgitler yaşayan, okuduklarını, yaşadığı çevreyi sürekli sorgulayan bir mizaç işin daha da kötü tarafı bunu dış dünya ile paylaşamayan… Bilgi donanımı çok iyiydi. Divan edebiyatına hakimdi. Zaten şiirlerini de divan edebiyatının günümüzdeki söylemi olarak tarif ediyor; bazı eleştirmenler.

İ. Eryiğit: Edebiyat Dergisi?

Latif Çiçek: Evet, Edebiyat Dergisine o dönemde ürünler vermeye başladı. Çok yoğundu o dönemde. Hem öğretmenlik yapıyordu hem de dergiye yazmaya çalışıyordu. Tabi bu hastalık yakasını bırakmıyordu. Az önce Rasim ağabeyin belirttiği gibi şiirini içindeki adam olduğundan, şiirlerini ve yazılarını takip eden dikkatli bir okuyucu ağabeyimin karakterini, şemasını ortaya çıkarabilir. Nitekim bu yalnızlığın, yoğunluğun son yazdığı “Temalar” başlıklı şiirde ipuçları vardı. Diğer şiirlerinde de vardır ama bu şiirde ruh halini, bu ruh halinin seksen üçlü yıllardaki toplumun ruh haliyle örtüştüğünü anlatmaya çalışıyor. Yani hem kendi ruh halini hem de çevreyi olabildiğince süzülmüş cümlelerle ifade etmeye çalışıyor. Yalnızlık ana tema… Duygularını paylaşamama, emsalini bulamama ve beraberinde toplumun önem vermesi gereken değerlere kayıtsız kalışı, bunun içindeki yankısı bu yankıyı içinde bütün ağırlığıyla hissetmesi ancak en yakınlarına dahi bunu ifade edememesi, bir yandan da rahatsızlığı… İşte bunlar taşıyamayacağı bir yük oluşturdu bedeninde. “Beni anlamıyorlar, anlamaya çalışmıyorlar; anlamaları için donanmaları lazım bunu da sevda ile yapmaları lazım.” derdi. Şiirlerinde de vardır; sevda çok önemli yer tutar. Satrancı çok severdi, çok iyi oynardı. Üniversitede şampiyonluğu vardı. Satranç oyununun insanın dramını anlatan en iyi oyun olduğunu söylerdi.

İ. Eryiğit: Hatta kitabının ismi Satranç Dersleri

Latif Çiçek: Dört isim koymuştu kitaba, birisini seçin demişti. Birisi, Düş Gören Atlar, ikincisi Kabuslar Beyaz Bir Su, üçüncüsü Bu Hüznün Mesnevisi, dördüncüsü de Satranç Dersleri. Satranç Dersleri‘ni uygun gördüler. Çünkü şiir bu isimle dizi olarak yayınlanmıştı. Biz ölümünden sonra Göğekin’i hazırlarken bu dört isimden birini koyalım dedik. Ancak Necdet Konak dostumuz, “Yunus Emre’nin bir dörtlüğü var, aynen onu anlatıyor; onu koyalım.”dedi. “Bu dünyada bir nesneye/ Yanar içim, göynür gözüm/Yiğit iken ölenlere/ Göğ ekini biçmiş gibi” Biz de Göğekin olarak karar verdik.

İ. Eryiğit: İlhami Çiçek’e şair olarak bir çerçeve çizecek olursak Ahmet Oktay’dan C.Süreya’ya, Ahmet Telli’ye kadar farklı kesimlerce tanınıyor. Fakat ben İlhami Çiçek’in bizim kesimce hem şiirinin hem de şahsiyetinin yeterince tanınmadığı kanaatindeyim. Siz çok yakını olarak neler söylersiniz?

Latif Çiçek: Ağabeyimin mizaç olarak içina kapalı, gelgitler yaşayan, dış dünyaya karşı duyarlı ancak bu duyarlılığını yansıtamayan bir mizacı vardı. Mesela çok okur ancak en iyi bildiği konularda bile ukalalık addedilir zannıyla konuşmazdı. Sorulmazsa bir şey söylemezdi. Hatta çok sık kullandığı bir söz vardır; “Hayatta lüzumsuz sorulara lüzumsuz cevaplar vermek zorunda kalmayacaksın. Çünkü insan ömrü boş konuşacak kadar uzun değil.” Nitekim kendisi de sanki genç yaşta öleceğini biliyormuş. Bilgiye çok önem verirdi. Hiç bir sanat dalının sadece ilhamla, bilgiye yaslanmadan evrensel anlamda ortaya konamayacağını söylerdi. Hastalık derecesinde mala önem vermezdi. Diyelim ki maaşı aldı, birileri de maaşı kadar para istedi; çıkarır verirdi. Bir insan benden para istiyorsa bana değer vermiştir, diye düşünürdü. Ancak kimseden para isteyemezdi. Kendine, bedenine korkunç derecede yük yükleyen bir irade. Zaten yaşamı boyunca duygularının bedelini hep iradesiyle ödemek, zorunda kaldı. Çevresindeki insanların birden fazla yüzlü olmasından şikayet ederdi. şiirlerinden birinde de “azaldı/halk içinde yüzdeki ben gibiler” [Bu dizeler Satranç Dersleri VII'de geçmektedir, H. C. Doğan] diyordu nitekim. Kendi inandığı, uyguladığı şeyi çevresinde göremeyince çok üzülürdü, çok kahrederdi. Vefaya çok önem verirdi. Onun için dostluk, arkadaşlık kitaplarda anlatılanların ötesinde anlamlar yüklüydü. Çok şeyinden vazgeçmiştir. Özellikle Edebiyat dergisinde çalışırken, o dergi içerisinde yer aldığı dönemlerde çok şeyini feda etmiştir. Söylemekte bir beis yok; evde babam bir bardak su istese buna ihmalkar davranan ağabeyim Edebiyat dergisi için çok olağanüstü fedakarlıklarda bulunmuştur. Oradaki o kollektif bilincin, dayanışmanın evrensel boyutta olduğuna inandığı için.

R.Özdenören: Sizinle münasebetleri nasıldı, kardeşlik ilişkileriniz…

Latif Çiçek: Biz beş kardeş büyüdük. Aramızda bir buçuk yaş olduğu için çok yakındık. Bana sırlarını açardı. Mesela babamdan para istemezdi, beni aracı koyardı. Özellikle Ankara’da Edebiyat dergisinde olduğu dönemlerde maaşını Edebiyat dergisine yatırırdı, gelirdi benden borç isterdi. (Bekardı o dönemlerde) Kitaplarını satar götürür dergiye verirdi. Hatta bir kooperatife yazdırmıştı babam bizi, ben direnirdim taksitleri alırdım ondan; yatırırdım, ilerde evleneceksin, çoluk çocuğa karışacaksın diye, ama o defalarca burayı sat, dergiye para lazım derdi. Ben direndim, sattırmadım. Bana ölmeden önce vekalet vermişti ve çocuğuna kaldı. O zamanlar lafını ederdi, ben öbür dünyaya mal ile mi gideceğim diye. Tabi Edebiyat dergisinin o günkü anlayışı da etkili oluyordu; zaten kendi mizacı da o yönde.

İ. Eryiğit: Peki, ölümüne neden olan hastalığı Edebiyat dergisine girmeden önce var mıydı, girdikten sonra mı yakalandı?

Latif Çiçek: Girdikten sonra…

İ. Eryiğit: Yani olumsuz bir etki mi yaptı?

Latif Çiçek: Evet, dergideki yoğunluk olumsuz etkiledi hastalığını. Maalesef çok üzgünüm, burada itiraf etmekte sakınca görmüyorum, Edebiyat dersindeki arkadaşları ağabeyimi çok seviyorlardı ama maalesef hastalığını anlamadılar, anlamakta güçlük çektiler.

İ. Eryiğit: Onun dünyasına giremediler mi?

Latif Çiçek: Evet o anlamda… Dolayısıyla ölümüne kadar çevreyle, dergiyle olan ilişkilerinde sanki sağlıklı bir insanmış gibi bir baskı oldu üzerinde. Tabi o arkadaşlarına fazla birşey söyleyemem onlar da iyi niyetliydi ancak… Anlayamadılar. Özellikle Nuri Pakdil beye bu konuda gönlüm hâlâ çok buruktur. Hiç anlamadı. Hastalığını dahi anlamadı. Ki, Nuri Bey çok duyarlı bir insan… Ayda iki üç mektup yazarak dayanışma için hanımının bileziklerini dahi talep ederdi o zamanlar. Ağabeyim de bozdurup götürmüştür.

İ. Eryiğit: Peki siz 1991′de İlhami Çiçek’in şiirlerini, onun üzerine yazılan yazıları “Göğekin” adlı kitapta topladınız. İlhami Çiçek’le ilgili şu anda elinizde hangi dökümanlar var, bu dokümanları ilerde edebiyat çevrelerine açmak, gün ışığına çıkarmak gibi bir çabanız var mı?

Latif Çiçek: Efendim, Göğekin‘i 1991 yılında hazırladık. O güne kadar hakkında yazılanlar, dergide yayınlanıp kitaba girmeyen veya dergide de yayınlanmamış, kitaba da girmemiş, şiirleri, öykü denemeleri, bir de şiiri ve, sanatı üzerine yapılmış söyleşi var. Sonradan bir takım yeni kaynaklar bulduk. Asıl ölmeden önce bir güncesi, vardı, onu çok dikkatli tutuyordu. Bu günceyi elimize geçiremedik. Ölmeden önce arkadaşları görmüşler, sonra ne oldu bilemiyoruz. Çok soruşturduk ancak bulamadık; kayboldu. O günce çok önemliydi. Çünkü onun ruh dünyasını ele verir ipuçları olduğunu sanıyorum ben. Sağlığında da okutmazdı. Aslında şiirlerinden yola çıkarak portresini çıkarmak mümkün; Rasim ağabeyin dediği gibi merhum Zarifoğlu gibi şiirinin içinde olan bir insandı. Ölümünden önce Ali Karaçalı arkadaşın anlattığına göre onun evine gidiyor ve eşime mektup yazacağım diyerek daktilonun başına oturuyor. Ali Karaçalı eşine mektup yazıyor diye rahatsız etmemek için başka bir odaya geçiyor. Sayfayı bitirince çağırıyor; Aliciğim, şiir çıktı ortaya diyor. O şiir de -okunduğunda görülecektir- ruh halini, melankolisini çok yoğun bir şekilde hissettiriyor. Yani kendisini anlatan bir şiir. Temalar II şiiri… Dünya malına önem vermeyişi yakın çevresince de en çok eleştiri alan özelliğiydi. Devlet ya da bürokraside adı olanlara karşı çok mesafeliydi. Mesela üniversiteden mezun oldu, öğretmen olarak atanacak fakat o dönemde korkunç bir siyasi hava hakim bakanlıkta, atamasını yapmıyorlar. Bakanlığa bir genel müdürün mektubunu götürdük, görüşüp atanmasını talep edeceğiz. Ağabeyim gelmek istemiyordu, sonunda razı ettim ve gittik. Genel müdürlüğün özel kaleminde bekliyoruz; bu oradaki iki yüzlü tavırlardan, riyakarlıklardan rahatsız oldu. Tam genel müdür bizi içeri kabul edecekken ben girmem dedi. Bunlar bu kadar riyakarlık yapıyorlar, ben gidip ne söyleyeceğim adama. Ben girmem, dedi. Atamamı da yapmasınlar. Etme, bizim onlarla bir alakamız yok, onları yola getirecek de değiliz… Müthiş derecede onurlu, gururlu, girmedi. Sonunda ben çaresiz girdim içeri, kendimi onun adına tanıttım. Yaptılar işimizi… Yani böyle gururuna düşkün bir insandı. Babamız ağabeyimle konuşurken -kendisi de itiraf ediyor- kendine çeki düzen verirmiş, konuşmasına dikkat edermiş.

İ. Erkişi: Edebiyat dergisi sürecini ve Nuri Pakdil ile dialoglarını biraz açmanızı istesem…

Latif Çiçek: Burada, Edebiyat dergisi nin yöneticisi ve sahibi Nuri Pakdil’in bu konudaki tavrını izin verirseniz biraz açmak istiyorum; çünkü o dönemin tarihi ileride yazıldığında Edebiyat dergisi yazarlarının, şairlerinin eserlerini hangi etkilerde kalarak kaleme aldıklarını, varlıklarını bağladıkları ‘Başöğretmen’ veya imamlarının (Bu deyimler Nuri Pakdil’e aittir.) hangi ruh halinde olduğunun bilinmesi gerekir. Örneğin, Nuri Pakdil ağabeyime bazı aylar iki üç ama en az ayda bir olmak üzere mektuplar gönderirdi. Bunların içeriği çok yoğun baskı kuracak cümlelerle doluydu. Hastalığının normal seyrettiği (şunu belirtmeliyim ki, zayıf bünyesine rağmen çok ağır sinir ilaçları kullanmak durumunda kalıyordu) bünyesinin tedaviye yanıt vermeye başladığı dönemlerde bir mektup gelmişse allak bullak olurdu; hemen her şey sıfırlanırdı yaşamında. Çünkü o mektupları bugün onca yıldan sonra ben salim kafayla okurken bile kendimi onun yerine koyduğumda ruhum tacize uğramış gibi sarsılıyorum. Bu mektuplar ileride kısmet olursa okurlara, edebiyat tarihçilerine sunulacak, ancak bir kaç örnek olması için 1 Mart 1981 tarihli (hastalığının üçüncü yılı) bir mektupta; “Bilinçlendirme Notları(l); Kitapçıları -istediğimiz ‘düzeyde’- devindirmediğinizi gözlemliyorum. Unutmayınız ki, imam’ın her yerde gözü, her yerde kulağı olur. Sürekli ileri; daha, daha!” şimdi efendim, aldığı ilaçlarla (çoğu uyuşturucu oranı yüksek ilaçlar bunlar) vücudu yarım gün devre dışı kalan bir insanın istanbul Pendik’te ikamet edip Cağaloğlu’nda, Taksim’de, Kadıköy’de ve benzeri yerlerdeki kitapçıları dolaşıp, satılmayan Edebiyat dergilerini kendi parasıyla satın alacak, dolayısıyla o kitapçı o dergi satılıyor diye yeniden Edebiyat dergisi siparişi verecek… Tabi, sağlığı sebebiyle ve maddi durumunun yetersiz oluşundan dolayı gidemezdi; çok üzülürdü, evde huzursuz olurdu ama Nuri Pakdil mektuplarındaki ifadeleri daha da sertleştirerek, taleplerini artırarak yazmaya devam ederdi. Dayanışma talepleri (hatta talimatları diyebiliriz) öyle bir noktaya varmıştı ki babamın otuz yıllık emeğinin karşılığı olan ortaklı mobilya mağazasının mallarını (ki babam hem ağabeyime yardım ederdi, hem Edebiyat dergisine) ve yengemin evlenirken koluna takılan dört bileziği bile kendi hakkı görüyordu. (şunu belirtmeliyim ki ağabeyim Kaynarca’daiki odalı gecekonduda kalırken Nuri Pakdil’in ve Erenköy’deki dairesinin giderlerini karşılamaya çalışıyordu… Sonuç olarak, o günleri bu ve benzeri anlayışla geçiren, davranışlarının kendileri ile çevrelerine maliyet olarak yansımasını velhasıl yoğun olarak yaşadıkları geçmişlerini, yaptıklarını, yapamadıklarımı ülkemizin sosyal koşullarını da dikkate alarak yeniden masaya yatırmalarını; önce kendilerine sonra sorumluluk duyduklarını iddia ettikleri yeni kuşaklara itiraf etmelerini bekliyoruz. Solda romancı Alev Alatlı ile başlandı, Hasan Cemal “Kimse kızmasın Kendimi Yazdım” kitabında dürüstçe itiraf ediyor. Efendim, belki biraz haddimi aşıyorum ama bizim kuşağımız hasarlı bir kuşaktır. Onarımımızı da yine kendi içimizle gerçekleştireceğimize, inanıyorum. Son söz merhum Cahit Zarifoğlu’nun; “Bir kalbinizin olduğunu unutmayın.” ona itiraf etmekten kaçınmayın… Derginizin bu vefakar tavrına teşekkür ediyorum.

Not: Söyleşi Ünlem dergisinde yayımlanmıştır. Adı geçen dergiyi bize ulaştıran Sayın Umman Şahiner Bey’e sonsuz şükrân duygularımızla…

Yazar Hakkında

İlhami Çiçek

İlhami Çiçek

1954-1983) Erzurum-Oltu doğumlu. İlk ve orta öğrenimini Oltu’da yaptı. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu. Öğretmenlik yaptı. Edebiyat dergisi şairleri arasında yeraldı. Yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak genç yaşta öldü. Satranç Dersleri adlı şiir kitabı ölümünden kısa bir süre önce yayımlandı. 1991′de, şiirleri, öyküleri ve hakkında yazılanların yeraldığı Göğ Ekin (İlhami Çiçek’in Anısına) adlı bir kitap yayımlandı.

Leave a Reply

You can use these XHTML tags: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <blockquote cite=""> <code> <em> <strong>