Asfalta kapaklanan anka nicoldu ki kafdağında otururdu

I
İlhami Çiçek’i 1978 yılının kışında tanıdım. Lise son sınıfın ikinci yarısında sosyoloji hocamdı. Düz lise tanışıklığımız birkaç hafta içinde arkadaşlığa dönüştü. Cahit Yeşilyurt’un sözettiği konukevindeki küllük sefalarında izmarit katkım olmasa da kül tahliyesi ve çay servisinde bulunurdum. Okuldaki İbn-i Haldun, Toynbee ve Sorokin fasıllarına, konukevindeki divan-halk-tekke şiiri söyleşileri de eklenirdi.

Kitaptaki şiirler O’nun ağzından dinlediğim şiir ayrı ayrı şeylerdi. O’ndan dinledikten sonra o şiiri daha önce nasıl farkedemediğime hayıflanırdım.

Bir keresinde bir dergide yeralan deli şiirlerine bakıyorduk birlikte. Bunların piyasadaki birçok şiirden daha iyi şiirler olduğunu söylemişti Cahit Yeşilyurt. İlhami Çiçek de:

-Bunlar deli şiirleri ise, diğerleri zır deli şiirleri, demişti.

Ama bu şanslı süreç liseyi bitirip Kırıkkale’den ayrılmam nedeniyle kısa sürdü, kimi haftasonu görüşmeleri dışında.

Bir yıl sonra Edebiyat dergisinde devam etti birlikteliğimiz.

Daima telâş içerisindeydi. Onca telâş içinde şıklığını, çiçek gibiliğini, inceliğini nasıl koruduğuna hayret ederdim.

Uçar gibi yürürdü yolda, yetişmek için koşmak gerekirdi.

Bir kitabı almışsa eline, onu bitirmeden uyumak dahil ikinci bir ihaleye girmezdi.

İstanbul’a her gittiğimde uğrardım Kaynarca Işık Sokaktaki evine. Yeni bir kitap, olağanüstü bir şiir, keskin bir cümle, sıcak bir haber beklemekten doymazdı.

Gazali aydınlatmaları, Şeyh Galib yorumları ve Mesnevi öyküleriyle bizi hevese saldı: iştahlandırdı: göçünü erken topladı, doymamıştık.

Güz mevsimini hiç sevmezdi. Golan Tepeleri’ndeki ağustos güneşini ve sargı bezlerini hissetti yüzünde. Ortadoğu’ya ekmek sepetleri gönderdi.

“filistinde akşamüstleri / sessizlik bir file somun gibi”

O narin yapıda, o koca duyarlığı 1983 yazına kadar taşıyabildi.

Geriye, kalbi olanlara dağılan bir hüzün, bir hüzün cildi ve Abdurrahman Nuri’yi bıraktı. Bu hüznün mesnevisi hâlâ yazılmadı.

II
Satranç, 5. yüzyılda Hintli bir bilgenin, o dönemin Hint ordusundan esinlenerek kurup geliştirdiği bir savaş oyunudur. Hint ordusu dört gruptan oluşuyordu: Filler, atlılar, savaş arabaları ve piyadeler. Savaş provalarının yapıldığı bir eğitim aracına dönüştü satranç tahtası ve Hintlilerden İranlılara, İran’ın fethiyle Araplara, Endülüs’ün fethiyle de Avrupa’ya taşındı satranç. Develerin üzerinde de icra edilebilen bir tutkuya dönüştü. 11. yüzyılda iyi bir şovalye, ata binmeyi, yüzmeyi, kılıç kuşanmayı, ok atmayı, şiir yazmayı ve satranç oynamayı bilmek zorundaydı.

İlhami Çiçek, satranç derslerine ‘uzun bir nehirdir satranç’ diyerek başlıyor. ‘Göğe bezgin bakanların’ bir türlü öğrenemediği bir oyundur bu, dalgınların oyunu olduğu kadar. İyi bir oyunuc için dalgınlık ve tedirginlik doğal sayılsa da, kuşku ve bezginlik bağışlanamaz.

“yürümenin dışında bütün eylemlerin adı / kaçış kaçış kaçıştır”

Şah açmazındaki vezirin çilesini her kalem anlatamaz. Oyunun koca bir yenilgiyle (mat) kapanmaması için ne yapsa azdır, diğer taşların gafletini, zaaflarını kapamak zorundadır. Oyunun en trajik anlarından biridir bu açmaz, sonunda safdışı kalmak da vardır. Vezirin ahını diğer taşlar almaya çalışırlar, hatta içlerinden en kıdemsiz olanlardan birini öyle bir yetiştirirler ki, içlerinden yeni bir vezir çıkarırlar. ‘Yerine göre piyon da bir tufandır’. Önünde boş bir alan bulup da beş hamle yapabildi mi, karşı tarafın en uç noktasına varır ve yerini vezire bırakır. Ancak düşman boş durur mu, o da çepçevre şeytan kilitleriyle çerilerin ilerlemesini durdurmaya çalışır. Seferberlik günleri, ‘tuhaf bir yarma’ yaşanmaya başlar.

Taşların üzerinden rahatça atlayabilen, vurucu gücü fazla ve oyundışı kalma olasılığı o oranda küçük olan atların öyküsü bambaşka. ‘İyi bir oyuncu en çok atları sever’ der şair ve atını kaybeden oyuncuya, oyunu bırakmasını salıkverir. ‘Bir ilkyazdan koca bir güz yontan adam’dır çünkü atını kaybeden oyunuc. Ya bizim atlar?

“artık / öyle bir ıssızlık düşle ki içinde / yeryüzünü kişnesin / bizim atlar”

Kalelerin önemini pas geçemez iyi bir oyuncu ve onları buyruksuz düşünemez. Cihangirlik buyruksuzluk demek değildir; genç çerinin boynu kıldan incedir buyruğun karşısında. Kaypak, eriyen ve dağılan bir mekân bırakır kalesizlik.

kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi
demek ki bütündür sallantıda
demek ki gök de anlaşılmaz biçimde ölü

Satranç Dersleri‘nin üçüncüsü ’söyleyelim eBir / ha / in / dir’ diye başlar ve eSekiz’in varlığını, ayrı bir düşman ‘falan’ olmadığını vurgular. eBir (beyaz şah) hain olduktan sonra, eSekiz’i (siyah şah) düşman bellemek ‘Tanrım ne saflık’!

Bu derste bir de at kıskacını (at çatalı) öğreniyoruz. Bu kıskaç iki taşın birden atın ayakları altına düşmesi durumudur ki, taşlardan bir kurtarılsa bile, öteki kurtarılamayacaktır. Bu taşlardan biri şah, biri vezir olmasa bari. Biri vezir biri at olmasa bari. Biri at biri kale olmasabari. Biri kale biri… Tanrım ne acı?

‘Her taşı Yakup hüznü’dür bu oyunun, bu savaşın. Bu şiirlerde, tarihsel ve ülküsel kesitlerden yola çıkarak çağa ulaşan, çağı deşen, çağı binip “cübbesinden gözü kara süvariler çıkaran” bir kimlikle karşı karşıyayız. En dar açılısından en geniş açılısına dek, insan odaklı tüm ilişkileri, tarihi ve bugünü, satranç tahtasındaki taşlardan ve konumlardan hareketle yorumlayan çağdaş bir anlatım buluyoruz Satranç Dersleri’nde. Her parçası hüzün olan insanlık serüvenini söylüyor şair. Acı hep vardır. “İnsan / azar azar kopmuştur.”

acılı bir şairin her geçişte
hüznüne tanık olduğu
metruk bir kümbet denli müşahhas

İlhami Çiçek şiirinde divan-halk-tekke şiiri duyarlığı bir çeşni, bir fon, bir tatlandırıcı ya da bir antre değil, bir özsudur. Zaman ve mekan salt edebî Öğretiyle konumlanmıştır. İbrahim, İshak ve Zekeriyya’nın yargıçlığına sığınılması bundandır. Şair, çağdaş bir Ebuzer’in gölgesinde serinlemek ya da cübbesinden gözü kara Ebuzerler çıkarmak sevdasındadır. Süleyman’dan kaçıp ta Kafdağı’nda oturan anka acep ‘nicoldu?’ Zekeriyya’nın saklandığı ve ortasından ikiye biçilen ağacın kökleri Ortadoğuda mıdır? Bu ağaç bugün de kesilmekte midir? Bu ağaç Öğreti’nin ebediliği, bizim faniliğimiz midir? Artık Şebçerağ sönmüş müdür? Ama karanlığa bir çıngı sabırla düşmeyecek midir?

Hızır, İlyas ve İskender bengisuyu aramaya çıkarlar. Ne ki, karanlık çökünce İskender ekipten kopar ve yolunu kaybeder ve bengisuyu aramaktan vazgeçer. Hızır ve İlyas bengisuyu bulurlar. İskender geri döner ve şairin sitemine müstahak olur.

bu nasıl iskender
aramaz bengisuyu
diye bir hüzün

III
İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri dışında kalan şiirleri içinde Temalar‘ın ayrı bir yeri var. İkinci kitabının adı Temalar olabilir miydi? İki bölüm hâlinde Edebiyat‘ın Mayıs ve Haziran 1983 sayılarında yayınlanan bu şiirler, veda şiirleri olması yanında, Türk şiirinin daha nice nadide ve naif şiirlerden mahrum kaldığının da habercisi olan şiirler.

Temalar’da şair, bütün öğeleri belli bir tablonun peşindedir. Zaman kalmadığını bilmiş gibi, insanlık macerasından yaşam kesitine ve gönlüne aksedenleri, bir çırpıda bir tuvalde buluşturup, bir tablo bırakmak istemiştir geleceğe: 20. yüzyılın sonlarına doğru dünyada durum bu, dercesine: Çağa tanık olmanın, çağı sorgulamanın gereği olarak: Bir sanatçı olarak gelecek kuşaklara borçlu kalmamak adına.

İçimizi allak bullak eden bir tablo yorumlanabilir mi? Düzyazı biçiminde okumayı deneyebilirim sadece. İlhami Çiçek şiirine teğet geçebilsem, bu da iyi. Böyle bir acemilik, pervasızlık bana ait olurken, tablo (şiir) yerinde kalır:

Bu tuvalde akşam bir “kurdelâ”dır. Gök, çözük sevgili saçlarıyla anlatıldığından, ayrıca ırmak yataklarına yer verilmemiştir. Zaten bu rahmeti kavrayacak mecal de yoktur ırmak yataklarında. Su düşlemek için vardır, aya gelince bir süre susar şair. Sokak, bir tabutun yandan görünüşünden farksızdır.

elayak çekilmiş ama ev orda durmuyor
ama ev orda durmuyor durmuyor

Ev tablodan koparılmış âdeta imha edilmiştir. İstifham yaşnıyordur. Şu boş “palto” bir dolambaçtan ibaret olan hayatın kendisi değil midir? ve bu palto kapsamında baş yapayalnız, dünyanın bütün kurdelâları yapayalnızdır.

Herşey simsiyah, batınî bir ip asılı, ev orda durmuyor, bir sanatçı yürüyor daima dışarda; yokken dışarısı diye birşey dışarda.

Bir sanatçı ve onun süren yürümesinden, sevinmiş bir çehre olarak görünür şehir, ucunda sırrın örgütlendiği bir cadde biçiminde. Yalnız allak bullaklığı boyamakta, sokakta allak bullak bir adam.

ne sokak ne adam
hem sokak hem adam

O, boşaltılmış şehirler kadar yalnızdır. Mahzundur, bir şehirde, bir duvara asılı, üfleyeni kalmamış kınalı bir kaval kadar.

üfleyeni kalmamış kınalı bir kaval kadar mahzun
kınalı bir kaval kadar mahzun
kınalı bir kaval kadar mahzundur

Adına sessizlik dedikleri ses, nere gitse yanındadır. Susmasından kelimeler olur, engel olamaz. O, yani 29 yaşında, yani ceplerini canerikleriyle doldurup, sokaklarda bademli düşlerle eyleşen aylak adam; kelimesiz bir yalnızlığın mümkün olmadığını ve işte her romancının bu noktada yanıldığını ve roman kişisini tahrik edip, romandan, caddeleri ve aynaları olan bu şehre kaçırtan şeyin bu olduğunu açıklamak zorundadır.

Açıklamış bulunuyor. Ama ne kadar anlaşıldı?
Rahmi Kaya

Yazar Hakkında

İlhami Çiçek

1954-1983) Erzurum-Oltu doğumlu. İlk ve orta öğrenimini Oltu’da yaptı. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu. Öğretmenlik yaptı. Edebiyat dergisi şairleri arasında yeraldı. Yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak genç yaşta öldü. Satranç Dersleri adlı şiir kitabı ölümünden kısa bir süre önce yayımlandı. 1991′de, şiirleri, öyküleri ve hakkında yazılanların yeraldığı Göğ Ekin (İlhami Çiçek’in Anısına) adlı bir kitap yayımlandı.

Yorum Ekleyin